aof

Inkilap Tarihi 2 Final Vize Konu Anlatimi

Okuma Süresi:136 Dakika, 8 Saniye

ÜNİTE 1 – YENİDEN YAPILANMA DÖNEMİ

A. CUMHURİYET’İN İLK YILLARINDA TÜRKİYE’NİN GENEL GÖRÜNÜMÜ

a. Nüfus

İstatistik göstergeler ışığında Türkiye’nin nüfusu 1927 yılı verilerine göre yaklaşık 13 milyon kişidir. Son dönemdeki savaşların etkisiyle erkek nüfusun azaldığı dikkat çekmektedir. Bu nüfusun %24.2’si şehirlerde, %75.8’i köylerde oturmaktaydı. Diğer bir deyişle bir kırsal toplum söz konusu idi. Şehir nüfusunun köylerde yaşayan nüfusu geçmesi için 1985 yılını beklemek gerekmiştir.

b. Sağlık

Ülke genelinde sağlık hizmetleri son derece yetersiz seviyedeydi. 1928 yılı itibarıyla 1.078 doktor,130 hemşire, 1.059 sağlık memuru ve 377 ebe mevcut görünmektedir. Kabaca bir hesapla 12.661 kişiye bir doktor düşmektedir.

c. Eğitim

Cumhuriyet idaresinin üzerinde en çok duracağı saha eğitim olacaktır. Millî mücadelenin savaşları devam ederken Ankara’da toplanan Maarif Kongresi ile eğitim alanında yapılması gereken atılımlar değerlendirmeye alınmıştır. Bu sahada yapılanlara geçmeden önce Cumhuriyet’in devraldığı eğitim durumuna ve ilk on beş yılda sağlanan gelişmelerin verilerine ana hatlarıyla bakalım. 1928 Harf İnkılabı ile yeni bir devreye başlangıç yapılmıştır. İlköğretim ve ortaöğretimde dikkate değer bir husus mevcut okullardaki öğrenci sayısı ile öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayısında bir gerilemenin olmayışıdır. Bu durum dengeli bir gelişmenin sağlandığına işaret olarak alınmalıdır. Ortaokul ve liselerdeki öğrenci sayısındaki artışa mukabil okul ve öğretmen yetiştirmede yetersiz kalındığını söylemek mümkündür. Bu kısımdaki son olarak kız ve erkek öğrenci sayısını değerlendirerek ilk onbeş yılda gelinen seviyeye bakıldığında, kız öğrenciler toplamı öğrencilerin ancak %18’ini oluşturmaktadır. Dönem nüfusunun yarıdan fazlasının kadın olduğu göz önüne alınırsa halkın kız çocuklarını okutmakta çok çekingen davrandığı görülecektir.

Cumhuriyet döneminde kız çocuklarının eğitimine büyük önem verilerek başlangıçtan itibaren büyük bir gelişme gösterilmiştir. Aynı artışın öğretmen sayısında da görülmesi bilinçli bir iyileştirme gerçekleştirildiğinin kanıtı olmalıdır. Okul ve öğretmen sayısında kabaca % 75’lik bir artış gerçekleştirilmiştir.

Öğrenci sayısının %100’ü geçmesi genç nüfusun hızına tam olarak yetişilemediğinin de kanıtıdır. Bu gelişimin temelinde insanların çocuklarını eğitmek hususundaki istekleri ve devletin her kademeyi ücretsiz hâle getirmiş olmasının payı önemlidir.

Mesleki ve Teknik Eğitim sahasında ise öğretmen ve öğrenci sayısı gibi okul sayısındaki gelişme de diğer sahalarda görülen artışın hayli gerisinde kaldığı dikkat çekmektedir. 1940’lı yıllara geldiğimizde Cinsiyetler arasındaki denge bakımından ise sevindirici bir artışın sağlanmış olduğunun altı çizilmelidir.

Osmanlı Devletinden devralınan %6 okuma yazma oranının 1940’da %24’e çıkmasının nedenleri arasında 1928 Harf İnkılabının başarısı, yeni oluşturulan Türk Alfabesinin Türk Milleti tarafından kolay öğrenilmesi, takip edilen eğitim öğretim politikalarının başarılı olması ve Türk milletinin eğitim öğretim konusundaki istekliliğini gösterebiliriz.

1. Tarım

Osmanlı toplumu büyük oranda bir tarım toplumu idi. 1927 tarihli tarım sayımına göre ülkede mevcut nüfusun % 67.7’si çiftçilik yapmaktaydı. Devletin batısında Trakya, İstanbul, Bursa ve Kocaeli kesiminde bu oran önemli ölçüde düşerken Orta ve Kuzey Anadolu’da ortalamanın üzerindeydi.

Türkiye’nin I. Dünya Savaşı öncesinde toprak sahipliği açısından bakıldığında toprak sahibi olmayan köylü, bütünün ancak %8’ini oluşturmaktadır. Orta ve az topraklı köylüler, toplam köylü nüfusun %87’sini meydana getirirken ekili toprağın ancak %34.5’ine sahiptirler. Çiftçi kesimin %5’i ise ekili toprakların % 65.5’ine maliktirler.

Toprağın durumu açısından ise Cumhuriyet’in ilk yıllarında ekilebilir toprakların yaklaşık %5’i işlenebilmekteydi. 1950’de ise %25’e çıkarılabilmiştir. ülke nüfusunun %81.5’inin köyde yaşadığını dikkate aldığımızda köylünün refahına katkı bakımından önemli bir gelişmeden söz edebilirsek de toprak sahipliği bakımından dikkate değer bir gelişmenin yaşanamamış olduğu ifade edilmelidir. Köklü bir toprak reformu hayata geçirilemediğinden dağıtılan toprakların büyük bir kısmını hazine arazisi oluşturmuştur.

Nüfusun %75’i köylerde oturmakta, ihracatının %80’inini tarım ürünlerinin oluşturmakta iken Türkiye’nin yurtdışından buğday ithal etmesinin sebepleri; üretimin yetersiz olması, belli merkezlerde üretilen ürünlerin tüketim bölgelerine ulaştırılamaması, üretici konumundaki vatandaşlarda Pazar için üretim fikrinin yaygınlaşmamış olması ve üretim teknikleri ve araçlarının çok eski olmasıdır.

2. Ulaşım

Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılın ortalarında başlattığı, öncelikle sermaye birikimi olmadığı için yabancı yatırımcılara ihtiyaç duyduğu demiryolu yapımı yabancı devletlerle iyi ilişkileri devam ettirmek için kullanılan bir araç hâline dönüşmüştür.

Yatırımcıları çekebilmek için demiryolu hattı boyunca 5 veya 10 km’lik bir coğrafyadaki yer altı ve yer üstü kaynakları inşaatı gerçekleştiren firmanın kullanımına sunulmuştur.

Demiryolu ile ulaşıma büyük önem veren Cumhuriyet hükûmetleri hat uzunluğu ve sayısını %100 artırmanın yanında önemli oranda millîleştirme faaliyeti gerçekleştirmiştir. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 2

3. Ekonomik Durum

Osmanlı’da son yüzyılda gerçekleştirilen ve millî üretimin tamamen önünü tıkayan anlaşmalar yüzünden ithalat ve ihracat dengesinin dengesiz olduğunu görürüz. Dışarıya ancak tarım ürünleri ve ham madde satabilen bir ekonomi söz konusudur. Dışarıya ham madde satıp onları mamul madde hâlinde ithal etmek dış ticaretin değişmez özelliği ve zaafı hâline gelmiştir. Bir diğer ifade ile devletin dış satımı dış alımını karşılamak bakımından yetersizdir. Bu durumda dış ticaret dengesi olumsuz olarak -36.1 seviyesindedir. İhracatın ithalatı karşılama oranı %58.5 olmuştur. Bir diğer deyişle tamamen bir tarım ülkesi söz konusudur. Ülkede kişi başına düşen millî gelir ise 75.7 lira( 45.3 $) dır.

TBMM Hükûmetinin kuruluşu ile birlikte daimi olarak zirai üretimi artırmak ve sahipsiz veya vakıf ve devlet malı toprakları topraksız köylüye dağıtmak yönünde çeşitli uygulamalar yapılmıştır. On beş yıllık dönemin sonunda gayrisafi millî hasılanın %100 arttığını görmekteyiz. 1938 yılı itibarıyla dış ticaret dengesi -3.9 seviyelerine inmiş ve ihracatın ithalatı karşılama oranı %96.7’ya çıkmıştır.

B. İDARİ DÜZENLEMELER

1. Devlet Millet Birlikteliği İçin İlk Adımlar

Bu, yeni bir idare tarzı içinde yepyeni bir hâkimiyet anlayışı ile Türk milletini çağdaş medeniyetler seviyesine ulaştıracak bir sistem olmalıydı. Söz konusu hedefi gerçekleştirebilmenin ilk şartı ise köhnemiş siyasi ve idari yapıyla birlikte bu yapının dayandığı anlayışı değiştirmekti.

2. Ekonomik Düzenlemeler

Düşman işgalinden kurtarılan yerlerdeki durumu inceleyen hükûmet acil olarak yapılacakların hukuk, idare ve sağlık üçgeninde gerçekleştirilmesini istiyordu. Çözüm yollarının Adliye, Dahiliye ve Sıhhiye Bakanları’ndan oluşan bir kurul tarafından hükûmete önerilmesi ilk adım olarak kabul edilmiştir. Cumhuriyet hükûmeti, mevcut bütün imkânlarını üretimi artırmak için seferber etmek zorundaydı. Nitekim iş gücünü artırmak için ekim ve hasat zamanlarında ağır cezaya mahkûm olanların dışındaki bütün hükümlülerden yararlanma yoluna gidilmiştir. Üretime ayrılacak gücü bir an evvel arttırmak mecburiyeti, hükûmeti askerlerden de yararlanmaya sevk etmiştir. Mudanya Mütarekesi’nin imzalanmasının hemen akabinde orduda en yaşlı askerlerden başlayarak 17 dönem askerin terhisi söz konusu olmuştur.

3. İdari Düzenlemeler

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetinin işgalden kurtarılan yerlerdeki devlet teşkilatını yeniden ve millî hâkimiyet prensibine sadık insanlardan oluşturma çabasında aşırıya kaçmamıştır. Hükûmet, yetişmiş insan konusunda herhangi şekilde bir israfın söz konusu

edilemeyeceği günlerde bulunulduğunun bilincindedir. Yeni devlet haksızlığa uğrayan elemanlarına sahip çıkarak, itibarlarını iade etmekle işe başladı. Hükûmet daha Mayıs 1922’de yurt dışına gidecek vatandaşlara verilen pasaportlardaki iznin padişah adına olan şeklini Türkiye Büyük Millet Meclisi namına çevirerek ülke ve millet adına söz söyleme yetkisini fiilen kullandığını ortaya koymuştu. Bunu tapu senetlerinin üzerindeki padişah tuğrasının yerine Türkiye Büyük Millet Meclisi adının konması ve senetteki “sened-i hakanî” ibaresinin yerine “millî” sıfatının eklenmesi takip edecektir.

4. Askeri Düzenlemeler

Lozan Antlaşmasının imzalanmasından hemen sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nin barış durumuna dönüş hazırlık ve çalışmaları başlamıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi 1 Kasım 1923 tarihinde seferberliği kaldırmıştır. Ordunun savaş durumundan barış hâline geçirilmesi çalışması sürecinde Hazar Kuruluş ve Konuş Projesi uygulanmıştır. Birinci Ordu Karargâhı Ankara, İkinci Ordu Karargâhı Konya, Üçüncü Ordu Karargâhı Diyarbakır olarak belirlenmiştir.

C. SİYASİ DÜZENLEMELER

1. Saltanatın Kaldırılması

Mudanya Mütarekesi’nin imzalanmasının ardından girişilen barış konferansı hazırlıkları esnasında mevcut devlet yapısını; saltanat ve hilafet makamlarının durumunun bir an önce netleştirilmesi zaruretini ortaya çıkaran gelişmeler yaşanmıştı. Sadrazam Tevfik Paşa’nın barış görüşmelerine birlikte gitme çağrısını içeren telgrafları TBMM’de İstanbul yönetimi aleyhindeki tepkileri alevlendirmiştir. Bu sayede Milletin gözünde meşruluğunu yitiren Saltanat makamı ve İstanbul hükûmetini sürece dahil ederek ömrünü uzatmak istiyordu.

Bu tavır artık eski rejime ve anlayışına yer olmadığını göstermek zamanın geldiğini göstermiştir. Sadrazam Tevfik Paşa’nın harp sahasında kazanılan son başarılardan sonra İstanbul ile Ankara arasındaki anlaşmazlık ve ayrılığın giderildiğini belirtmesi dikkat çekicidir. Mustafa Kemal Paşa ise cevabında Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetinin kurulduğundan beri Türkiye aleyhinde her teşebbüsü dikkatle izleyerek tedbir aldığının, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile şekil ve mahiyeti net olarak ortaya konan yeni devletin ordularının elde ettiği zafer üzerine gündeme gelen konferansta da “Türkiye Devleti’nin yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti tarafından temsil olunacağının, hukuki ve meşru olmayan heyetlerin devletin siyasetine karışmaları hâlinde mesul olacaklarını” da bildirmiştir. İstanbul yönetiminin bu beklentisinin Mecliste hilafet ve saltanat konusunda son derece muhafazakâr tavır sergileyen ikinci gurup üyelerini dahi rahatsız ettiği görülmüştür. Hüseyin Avni Bey kendi dâhil milletin maruz kaldığı haksızlık ve felaketlerden dolayı uyandığını, gözünü açtığını artık kendisine Büyük Millet Meclisi dahi hıyanet etse milletin bunu kabullenmeyeceğini vurgulamaktaydı.

Milletvekilleri arasında Meclisin her şeye hakim olduğu, hilafet ve saltanatın da millet adına sahibi olduğu kanaati ortak kanaat hâline gelmiştir. İstanbul Hükûmetinin fetvalar ve benzeri yazışmalar ile düşmanın yurttan atılmasını geciktirdiğine inanan milletvekilleri elde edilen neticeye milletçe ve meclis tarafından sahip çıkılması gerektiğini dile getiriyorlardı. Meclisteki fikrî ortam saltanatın kaldırılması için uygundu. Diğer taraftan daha 24 Nisan 1920’de Meclis Misak-ı Millî dâhilindeki milleti ve vatanı ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 3

kurtarmayı ve saltanat makamına lazım gelen hukuku zamanı geldiğinde milletvekillerinin belirleyeceği esaslar dairesinde Meclisin vereceği karar altına alınmıştı. Meclisin her şeye hakim olup hilafet ve saltanatın da millet adına sahibi olduğunun altı çizilerek bunun açık ve net biçimde ilan edilmesi istenmiştir. Bu aşamada Sinop milletvekili Dr. Rıza Nur Bey, Türk milletinin aslında 23 Nisan 1920’de kararını verdiğini, hâkimiyetin millete ait olduğunu, dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıldığını, yerine dinç ve millî bir Türkiye devleti doğduğunu ifade etmiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Türk milletinin gerçek temsilcisi olduğu kanaatinin umumi olduğunu belirtmesinden sonra 1 kasım 1922 tarihinde Rıza Nur ve 80 arkadaşının verdiği saltanatın kaldırılması önergesi okunmuştur. Komisyon teklifi oy birliği ile karara bağlamış ve aynı günün ikinci celsesinde Meclis Genel Kuruluna sunmuştur. Buna göre: Türkiye halkı millî iradeye dayanmayan hiçbir kuvvet ve heyeti tanımadığı gibi, İstanbul’daki şahsî hâkimiyete dayalı hükûmet şeklini 16 Mart 1920’den itibaren ve ebediyen kaldırmıştır. Padişah vahdettin 16 Kasım 1922 tarihinde İngiliz işgal kuvvetleri komutanlığına yaptığı yazılı başvuru ile İngiltere’ye sığınmıştır. Yeni halife için yapılan seçimde 163 milletvekili oy kullanmış, Abdülmecid Efendi 148 oyla halife seçilmiştir.

2. Adım Adım Yeni Sisteme Geçiş

Yukarıda bahsedilen Türkiye Büyük Millet Meclisinin halifeye biat etmesi düşüncesini seslendirenler halifeyi mevcut hâlde saltanat sıfatına sahip olmadan devletin başkanı ve sahibi sayıyorlardı. Yayımladıkları Hilafet-i İslamiye ve Büyük Millet Meclisi başlıklı bir kitapçıkla saltanatın hilafetten ayrılarak kaldırılmasından halkın tereddüte düştüğünü, hâlbuki hilafetin hükûmet demek olduğunu iddia etmişlerdi. Zira saltanatı kaldırırken yaşananlar milletin geleceğini yönlendirecek köklü değişimlerin mevcut kadro ile gerçekleştirilemeyeceğini ortaya koymuştur.

Bu düşünceden hareketle Atatürk, yapmak istediklerinin ilk aşaması olarak yeni devletin rejimini netleştirecek adımlar atmak gerektiğini görmüştür. Atatürk düşüncesinin temel ögelerinden her işte meşru olmak, dolayısıyla halk ile beraber hareket etmek prensibi uygulamaya konmuş Mustafa Kemal Paşa, yapmak istediklerini aşama aşama gerçekleştirmek üzere önce halk ile görüşmeye başlamıştır. Mustafa Kemal Paşa saltanatın kaldırılmasını, Anayasa’nın hâkimiyeti kayıtsız şartsız millete veren hükümlerini en kesin bir şekilde sağlamlaştırarak yeni Türkiye devletinin esaslarını belirlemek şeklinde değerlendirmekteydi. Saltanatın kaldırılması ile gelinen aşamadan bir şekilde geri dönüş olmamasını temin için 15 Nisan 1923’te 334 numaralı ek kanunla, saltanatın ilgası, egemenliğin vazgeçilemez, bölüştürülemez şekilde Büyük Millet Meclisince temsil edildiği esasına karşı söz, yazı ya da fiillerle direnen, kargaşalık çıkaranların vatan haini olacakları kabul edilmiştir.

Bu hamlelerin ardından Mustafa Kemal Paşa, Mecliste birlikte çalıştığı Müdafaa-i Hukuk grubunun Halk Fırkasına dönüşeceğini de bildiren 9 Umde’yi yayımlamıştır. Yapılan seçimlerden sonra oluşan ikinci dönem Meclisin neredeyse tamamı Müdafaa-i Hukuk listesinin adaylarından meydana gelmiştir. İkinci Meclis döneminde İstanbul, Büyük Millet Meclisi ordularınca teslim alınmış, Ankara yeni devletin başkenti yapılmıştı. İkinci dönem Meclisin en önemli icraatlarının başında 29 Ekim 1923 tarihinde idare şeklinin cumhuriyet olduğunu ilan eden kararı gelmektedir. Bu kararın tarihî önemi çok büyüktür. Ancak gerek saltanatın kaldırılması sırasında gerekse yeni halifenin seçilmesi esnasında mecliste görülen hanedana tabi olma anlayışının devamı radikal birtakım çözümler getirilmediği sürece eski sistemin devamını kaçınılmaz bir netice olarak göstermekteydi.

3. Halifeliğin Kaldırılması

Saltanatın kaldırılması ile hukuki zeminini kaybettiği, etkinliğinin “sözde” kaldığı hilafetin akıbeti cumhuriyetin ilanından sonra artık tamamen halife ve taraftarlarının davranışlarına bağımlı kalmıştır. Aslında 13 Ekim 1923’te Ankara’nın başkent olarak kabulü ve 29 Ekim 1923’te cumhuriyetin ilan edilmesi Türkiye’de eski devletten her şeyiyle ayrı yeni bir devletin resmen hayata geçtiğini simgeleriydi. Buna mukabil millî Mücadele’de Mustafa Kemal Paşa ile birlikte çalışmış bazı önemli şahsiyetler cumhuriyetin ilan şeklinden rahatsız olduklarını ifade ile mücadelenin önderleri arasında ayrılık olduğunu göstermişlerdi.

İngiltere hilafet makamının dünya Müslümanları arasındaki etkisini gördüğünde aleyhinde tavır alarak bu gücü ortaya çıkmadan bastırmaya çalışmıştır. Mustafa Kemal Paşa, hilafet makamı tarihî ve dinî bir hatıra olarak muhafaza edilebilir derken halifelik makamının siyasetle uğraşmamasını, etrafının kışkırtmaları ile siyaset sahnesine çıkmamasını şart olarak ortaya koymuştu. Cumhuriyetin ilanından sonra muhalefet safındaki siyasilerin halifenin etrafında toplanmaları, halifenin Cumhurbaşkanlığı tahsisatından fazlasını istemesi ve saltanatı unutmadığını düşündüren tavırlar sergilemesi cumhuriyet karşıtları için bir muhalefet merkezi olacağı endişesini güçlendirmiştir.

Esasen devlet ve hâkimiyet anlayışında bu ve benzeri eski devlet kurumlarına yer vermeyen Mustafa Kemal Paşa, geleneksel toplum yapısı ve anlayışı içerisinde cumhuriyeti tehdit edebilme kapasitesine sahip olarak gördüğü Hilafet makamının kaldırmak için ortaya çıkan vesileleri değerlendirmek istemiştir. Bu aşamada hilafet konusunda en etkili devlet olan İngiltere’nin etkili adamlarının mektup göndererek sürece dahil olmaları, saydığımız bütün endişelerin üzerine bir de iç işlerimize müdahale mahiyetini almıştır. Dünya üzerinde en fazla Müslüman nüfusa sahip devlet sıfatıyla bu tür müdahaleler yapma potansiyeline sahip olduğu tarihte çokça görüldüğü için de kabul edilemez bularak vesileyi ortadan kaldırmak yoluna gitmiş olmalıdır.

Halifenin bu şekilde etrafına toplananlar ile güç kazanması ve yapmayı düşündüğü inkılaplara karşı çıkacak bir güç odağı hâline gelmesi ihtimali Mustafa Kemal Paşa’yı cidden endişelendirmiştir. Mustafa Kemal Paşa Millî Mücadele’nin her aşamasında aldığı kararları hayata geçirirken daima kamuoyu hazırlama çalışması yapmıştır. Halifeliğin kaldırılması gibi son derece önemli bir kararın uygulamasından önce gazete başyazarları ve ordu komutanları ile görüşmesi tabiidir. Uygun zemini hazırlayacak, muhalefeti engelleyecek kesimler ile görüşerek onları önemsediğini de göstermiş olurdu.

Hilafetin kaldırılması sırasındaki ilmi ve tarihi izahları ile Seyyid Bey, Türkiye Büyük Millet Meclisindeki tereddütleri gideren dönemin Adliye vekili olmuştur. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 4

3 Mart 1924 tarihli kanunlar yeni kurulan devletin eskisinden çok farklı temellere oturtulmasını sağlayan değişiklikler gerçekleştirmiştir. Bu kanunlar ile Şeriye ve Evkaf ile Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekâletleri kaldırılmıştır. Ülkedeki bütün okulların idaresi Maarif Vekâletine bağlanmıştır. Halifelik kaldırılmış, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı kurulmuştur.

429 sayılı Kanun’la, halka yönelik uygulamalara dair hükümlerin yerine getirilmesi TBMM ve hükûmete ait olup İslam dininin inanç ve ibadete dair bütün hükümlerini ve meselelerinin halledilmesiyle dinî müesseselerin idaresi için Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Başbakanlığa bağlı olacak başkanlığın reisinin cumhurbaşkanı tarafından atanması kabul edilmekteydi. Ülke dâhilindeki bütün dini müesseselerin idaresine, görevlilerinin azil ve tayinlerine din işleri reisi yetkili olacaktı. Şer’iye ve Evkaf Vekâletinin kaldırılması, vakıfların ise milletin menfaatine uygun şekilde halledilmek üzere şimdilik genel müdürlük yapılarak Başbakanlığa bağlanması kabul edilmekteydi. Kanun Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekâletinin kaldırılarak, savaş ve barışta ordunun emir ve komutasını cumhurbaşkanına Vekâleten yürütecek bir başkanlığın kurulmasını, reisin vazifesinde müstakil olmasını da karara bağlamaktaydı.

430 numaralı Tevhid-i Tedrisat Kanununun gerekçesi milletin fikrî ve hissî birliğini temin etmektir. Bunun için Türkiye dâhilindeki bütün okulların Maarif Vekaletine bağlanması karara bağlanıyordu. Bakanlık yüksek diyanet uzmanların yetiştirmek için üniversitede bir İlahiyat Fakültesi tesis etmenin yanı sıra imam ve hatipler gibi dinî hizmetleri görecek memurların yetişmesi için ayrı okullar açacaktı.

Hilafetin kaldırılmasını teklif eden 431 numaralı Kanun’un gerekçesinde ise hilafetin mevcudiyetinin iç ve dış siyasette iki başlılık yarattığı, istiklal ve millî hayatta ortak kabul etmeyen Türkiye’nin şeklen veya dolaylı yoldan bile olsa ikiliğe tahammülünün olmadığına dikkat çekilmiştir. Hanedanın hilafet örtüsü altında Türkiye için daha tehlikeli olacağından endişe edilmekteydi. Kanun maddeleri ise beklentilerin ikisini birden karşılar nitelikteydi. Halife hal’ ediliyor, hilafet, hükûmet ve Cumhuriyet kavramında zaten var olduğundan makamı ilga ediliyordu.

Hilafetin kaldırılması ve Hanedan ailesinin yurtdışına gönderilmesinin amaçları arasında Cumhuriyetin ilanına muhalefet edenlerin etrafında toplanacakları bir güç odağını etkisiz bırakmak, Müslüman sömürgeleri olan emperyalist devletlerin Türkiye’nin iç işlerine karışmasını önlemek, Cumhuriyet idaresi ile halka verilen hâkimiyet hakkının herhangi bir makam ile paylaşılmayacağını göstermek. Türkiye’de yeni dönemde eskiye dönüşü düşündürecek sembolleri ortadan kaldırmak gösterilebilir.

Saltanattan sonra hilafetin de kaldırılması geleneksel toplum yapısına sahip Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırma mücadelesinin önünü açmıştır. Birbiri ardınca gerçekleştirilecek inkılaplara, toplumsal muhalefeti harekete geçirerek engel olmaya çalışacakların kullanabilecekleri en önemli koz ortadan kaldırılmış oluyordu. Bütün bu adımlarla birlikte Millî, laik, demokratik ve çağdaş devleti kurmanın hukukî zemini tamamlanmıştır. Böylelikle Türk milletinin 23 Nisan 1920 tarihinde başladığı Millî Hâkimiyet Mücadelesi tam anlamı ile kanunlaşmış, esasları belirlenmiştir ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 5

ÜNİTE 2 – TÜRKİYE CUMHURİYETİNDE TEMEL POLİTİKALARIN ORTAYA ÇIKIŞI(1923-1938)

A. TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN ŞEKİLLENMESİ (1923-1938 DÖNEMİ)

Yeni Anayasa Rejimi: 1924 Anayasası

Cumhuriyetin ilanı ve halifeliğin kaldırılmasından sonra bütün gücü ile devleti ve milleti çağdaş uygarlık düzeyine çıkaracak düzenlemelere girişen yönetim, yeni ihtiyaçlara cevap verecek, kurulan sistemi ebedîleştirecek daha kapsamlı bir Anayasa ihtiyacı içindeydi. Nitekim 20 Nisan 1924 tarihinde yürürlüğe giren Anayasa zaman içinde geçireceği düzenlemelerle birlikte 1960’a kadar yürürlükte kalacaktır. Devletin cumhuriyet vasfının değiştirilemeyeceğini, bunun teklif dahi edilemeyeceğini ilk madde olarak alan yeni Anayasa, millî egemenliği devletin ve sistemin temeli olarak kabul etmiştir. Yasama ve yürütme kuvvetini elinde tutan meclis, yürütme fonksiyonunu her zaman denetimi altında olacak bir hükûmete vermiştir. Yargı millet adına bağımsız mahkemelere verilmiştir. Anayasa kanun karşısında eşitlik ilkesini öne çıkararak klasik insan hukuku esaslarını garanti altına almaktadır.

B. 1923-1938 DÖNEMİNİ ŞEKİLLENDİREN SOSYAL VE EKONOMİK YAKLAŞIMLAR

Atatürk, ülke içindeki politikalarda, halkçılık yani, “milleti bizzat kendi mukadderatına hakim kılmak” esasını her vesileyle gündeme getiriyordu. Bütün bunların yanında Osmanlı Devleti’nde padişahların, bilhassa II. Mahmud’un yaptığı ıslahata dikkat çeken Atatürk, taklitçilik yapıldığına ve karışıklığın devam ettiğine işaret ederek, esasın milletin anlayışına bağlı olduğunu ifade etmiştir.

Mesele şekil değil, anlayışa bağlı olarak değişecekti ki bunun için gereken tedbirlere hemen girişildi.

a. Eğitim Anlayışı

Yetişecek nesillere, her şeyden önce, “Türkiye’nin istiklâline, kendi benliğine, millî geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmesi gerektiği öğretilmeliydi”. Temelde “mevcut cehaleti izale etmek” yani okuma, yazma, vatanı, milleti, dinî, dünyayı anlayacak kadar coğrafi, tarihi, dinî ve ahlâkî malûmat vermek ilk aşamayı teşkil edecekti. Bunun bir ileri aşaması memleketin muhtaç olduğu çeşitli hizmet ve sanat erbabını yetiştirmek ve yüksek tahsile aday hazırlamak için orta tahsilde ameli ve tatbiki eğitim verilmeliydi. Böylelikle millî kültürün yükseltilmesi gerçekleşecektir.

Türk ve İslam milletlerinin ilim, kültür, sanat ve teknoloji sahasındaki geri kalmışlığı ve neredeyse tamamının emperyalist güçlerin sömürgesi hâline gelmesindeki en önemli etkenin eğitim ve öğretimdeki yetersizlikten kaynaklandığını düşünen Mustafa Kemal, istiklal harbinin en sıkışık zamanları olan Kütahya Altıntaş Muharebeleri sırasında Maarif Kongresi toplayarak eğitime verdiği önemi göstermişti. Burada yeni devletin uygulayacağı eğitim politikaları için öğretmen ve müfettişlerin görüşlerini alan yönetim son derece kısıtlı imkânlara rağmen eğitimin geliştirilmesini ön plana almıştır.

Saffet Arıkan’ın bakanlığı sırasındaki tespit ve önerileriyle Atatürk’ün direktifleriyle 1936’da başlatılan eğitmen kursları vasıtasıyla on yılda 8543 öğretmen yetiştirilerek 6598 okul açılmıştır. Köylerde eğitimin geliştirilmesi için başlatılan bu projenin başarısı üzerine açılmaya başlanan köy öğretmen okulları 1940’ta açılacak olan Köy Enstitülerinin de ilham kaynağı ve ilk örneği olacaktır. 1924’te başlayan orta okul uygulamalarında orta mektepler, liseler, ilk muallim mektepleri ve Köy Muallim Mektepleri yer almaktaydı. Türk gençliğinin İnkılabın esaslarına göre yetiştirilmesi düşüncesinin uygulama yeri olan orta eğitimde Türkçe, tarih coğrafya, yurt bilgisi, sosyoloji gibi sözel derslerde Cumhuriyet vatandaşlığı bilinci verilmesine özel önem verilmekteydi. Bizzat Cumhurbaşkanı Atatürk Vatandaş İçin Medeni Bilgiler gibi ders kitaplarının hazırlanmasında doğrudan hizmet etmişti. Kurtuluş Savaşı’nda cephede ön safta yer alan subayların eğitim ordusunda da görev yapmasıyla öğretmen ihtiyacının giderilmesi hedefleniyordu.

Mesleki ve teknik eğitim 1926’dan itibaren Cumhuriyetin öncelikli konuları arasında yer almıştır. 1933 yılına kadar valilik ve belediyelerin sorumluluğunda olan meslek ve sanat okulları bu tarihten itibaren Maarif Vekaletinin idaresine verilmiştir.

Tevhid-i Tedrisat kanunu gereği medreselerin kapatılması üzerine hükûmet yine kanunda görülen dinî eğitim kurumlarını hayata geçirdi. Bu çerçevede Darülfünun içinde bir İlahiyat Fakültesi ile ülke genelinde 29 İmam ve Hatip okulu açılmıştır. Fakat devlet benimsediği laiklik anlayışı gereği bu okullara yaptığı maddi desteği 1928’de çekti. 1932 döneminde öğrenci yokluğundan kapandı.

Osmanlı Devleti’nden devralınan en yüksek eğitim kurumu Darülfünundur. 1932’de getirilen Prof. Albert Malche’in hazırladığı rapor ile köklü reforma ihtiyaç duyularak 1933 yılında 2252 sayılı kanunla Darülfünun kapatıldı ve İstanbul Üniversitesi kuruldu. Üniversite reformuna paralel olarak Ankara’da 1936’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulmuştur.

b. Din Anlayışı

Cumhurbaşkanı Atatürk, din, ordu, toplum ve idarenin dünya görüşündeki yeni yaklaşımları sürecin başında ortaya koymuştu.

· Mensubu olmakla mutluluk duyduğumuz İslam dinini siyasi hayatın bir parçası olmaktan kurtarmak gelmekteydi.

· Ülke hayatında orduyu siyasetten ayırmak ilkesi cumhuriyetin daima dikkate aldığı ve alacağı bir esastır.

· Dünya görüşünde değişim zorunludur. Yaşanan bütün bu değişimin tabii ve zorunlu neticesi olarak toplum hayatını düzenleyecek bütün kanunların ilhamını hayattan alacaktır.

· Toplumun sosyal yapı çimentosu olarak milletin fertlerini birbirine bağlayan ortak değer olan dinî ve mezhebi ilişki yerine Türk milliyeti bağı esas alınmıştır.

Askerî zaferi eğitim, iktisat ve kültürel yönden desteklemek gerekmektedir. Halkın her şeyden evvel temel ihtiyaçlarının giderilmesi işindeki iyileşmeye bakacağı gerçeği ile Atatürk, getirilen yeniliğin maddi ve fikri desteklerle ayakta tutulması gereğinin farkındadır. Dünyadaki her şey için, medeniyet için, başarı için, hatta savaş meydanlarında galip gelebilmek, canlı kalabilmek için en hakiki yol göstericiyi ilim ve fen olarak belirleyen Atatürk, Saltanatın kaldırılmasından sonra cumhuriyetin ilanı ve hilafetin de kaldırılmasıyla büyük değişimin ilk adımı atılmıştı. Bu yeni dönemde; ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 6

· Atılan adımların muhafazası için belli bir süre ancak kontrollü muhalefete izin verilebileceğini göstermiş,

· Askerî zaferden sonra mutlaka eğitim, iktisat ve kültür alanında yeniliklerle kazanımların takviyesini hedeflemiştir.

· Bu önemli hedefe mümkün olan en kısa sürede ulaşmak için, değişimin motor gücü olan Meclisin kontrol edilip yönlendirilmesi ve halkın en önemli dinamiklerinden dinin kontrolünden vazgeçilmemesi lüzumlu görülmüştür.

· Dinî metinlerin ve ibadetin Türkçeleştirilerek insanların dinlerini anlamasının gerekliliğine işaret edilmiştir.

· İnkılabın temellerinden en önemlisini oluşturan hukuk anlayışında da değişim gerçekleştirilmiştir. Ankara Hukuk Mektebi’nin açılışı ile sadece görünüş ve şekil değil akıl ve anlayış bakımından, kanunlar ve hukuk adamlarıyla mevcut kazanımları izah edecek ve müdafaa edecek tedbirler alınmaya çalışılmıştır.

c. İktisadi Hayat Anlayışı

Bu mücadele de bir misak (yemin) çerçevesinde örgütlenmek istenmiştir: Misak-ı İktisadi. 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir’de gerçekleştirilen Türkiye İktisat Kongresi’nde Türkiye devletinin uygulayacağı ekonomik model tespit edilmeye çalışılmıştır. Burada kabul edilen Misak-ı İktisadi ile de ekonomik kalkınma sürecinde toplumun üstlenmesi beklenen üretici, yapıcı rol ortaya konmuştur. Buna göre:

· Türkiye halkı tahribat yapmaz, imar eder.

· Türkiye halkı vakit, servet ve ithalatta israf yapmaz, kullandığını kendi üretir.

· Türkiye halkı hırsızlık, yalancılık ve tembelliğe düşmandır, faydalı yenilikleri severek kabul eder, mukaddesatına, vatanına karşı olanlardan nefret eder.

· Türkler her yerde hayatını kazanacak şekilde yetişir, irfan ve marifet aşığıdır.

· Taassuptan uzak dindarâne bir sağlamlık esastır. Kandili aynı zamanda kitap bayramı olarak bilir ve değerlendirir.

· Türk serbest çalışmayı tercih eder, tekelciliğe karşıdır.

· Türkiye halkı ormanlarını evladı gibi sever, orman yetiştirip madenlerini kendi işletir.

· Sağlıklı bir çoğalma ilk tercih olmalıdır. Sağlığı korumak, spor yapmak, hayvanları sevmek, cinslerini geliştirmek için çalışır.

· Türk halkı yabancı sermaye düşmanı değildir. Kendi dili ve kanununu kullanmayan müesseselerle çalışmaz.

· İlim ve sanat hayatını yenilik esası üzerine tesis eder.

· Meslek ve sanat erbabı birlikler oluşturarak dayanışma yapar.

· Türk aileleri çocuklarını misak-ı iktisada göre yetiştirir.

· Türkiye halkı, millî hâkimiyet esasından vazgeçmez.

· Türkiye dünyanın, barış, gelişmesi için temel bir unsurdur.

C. HALKA GİDİŞ VEYA ATATÜRK’ÜN YURT GEZİLERİ

Girişilecek bir inkılap hareketini halka doğrudan tanıtmak için, ya da ekonomik ve kültürel uygulamaların nasıl karşılandığını görmek halkın mevcut durumunu yerinde görmek için yapılan bu gezilerin 1923 yılı başından 17 Mayıs 1938’e kadar pek çok ile defalarca olmak üzere gerçekleştirildiğini söyleyebiliriz. Mustafa Kemal Paşa, birlikte verilen Millî Mücadelenin büyük bir başarı olduğuna işaret ederek milletin kendine güven duymasını sağlamak istemiştir. Kurulan yeni devletin ruhunu, manasını, ve hedefini halkın anlayacağı şekilde ortaya koymuştur. Atatürk elde edilen zaferi bütün millete mâl etmek suretiyle sahiplenmesini, dolayısıyla kendisinden sonra da, nesiller sonrasında da cumhuriyeti yaşatmak düşüncesindeydi. Bu gezilerin çok yönlü işlevlerini:

· Devlet yöneticileri ile halkı kaynaştırarak devlet halk bütünleşmesini sağlamak,

· Halkın sıkıntılarını ve beklentilerini yerinde görmek, ilk ağızdan dinlemek,

· Halka, yöneticilerinin onunla bir ve beraber olduğunu göstermek.

· Tespit edilecek meseleleri yürütme makamının dikkatine sunarak devletin sorun çözmesine katkı vermek.

· Geziler esnasında basın-yayın organlarına verilen demeçler vasıtasıyla hem iç hem dış kamuoyunu bilgilendirmek,

· Yapılmakta olan ve yapılacak işlerde asıl muhatabın halk olduğunu herkese göstermek şeklinde sıralayabiliriz.

3 Mart 1924 kararlarından sonra 25 Kasım 1925 şapka giyilmesine, 30 Kasım 1925 tarihli Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin kapatılması, türbedarlıklar ve bir takım unvanların yasaklanması, 17 Şubat 1926’da Medeni Kanun’un kabulü, 20 Mayıs 1928 uluslararası rakamların kabulü, 1 Kasım 1928 tarihli Türk Harflerinin kabulü, 30 Nisan 1930 kadınların oy kullanmaları- 5 Aralık 1934 kadınlara milletvekili seçilme hakkının verilmesi, 21 Haziran 1934 Soyadı Kanunu gibi toplumun sosyal, kültürel ve günlük hayatını düzenlemeye yönelik kanunlar bu anlayışla gerçekleştirilmiştir.

D. SİYASİ İNKILAPLARA KARŞI İLK TEPKİLER

1. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın Kuruluşu

Meclis’te Mustafa Kemal Paşa’nın hazırladığı Müdafaa-i Hukuk listesinden seçilmekle birlikte gerek saltanatın gerekse hilafetin kaldırılması sürecinde rahatsızlıklarını dile getiren belli bir kesim vardı. 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu görüşmeleri sırasında cumhurbaşkanının yetkileri konusu etrafında yoğunlaşan ve yaygınlaşan muhalefet ikinci dönemin ikinci toplantı yılında başta mübadele, imar ve iskân ve okullar konusunda hükûmeti zorlayacak düzeye gelmiştir. Bu arada Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy gibi hem ordu müfettişi hem de milletvekili olan şahsiyetler ordu müfettişliğinden istifa ederek meclis çalışmalarına katıldılar.

Muhalefet 17 Kasım 1924 tarihinde Kazım Karabekir Paşa’nın başkanlığında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası olarak resmîleşti. Ali Fuat, Refet, Cafer Tayyar Paşalar, Rauf, Dr. Adnan Adıvar, Feridun Fikri, Halis Turgut Bey gibi tanınmış kişiler de kurucu olarak partide yer alıyorlardı. CHF’den ayrılan 32 milletvekilinden 28’i yeni partiye dahil olmuştur. Amaçlarını iktidar olmak değil, iktidarı denetlemek olarak açıklayan, her türlü tahakküme karşı olduklarını belirten yeni parti yöneticileri, dinî inanç ve görüşlere saygılı olduklarının altını çiziyorlardı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, yerinden yönetim ilkesini destekleyen, liberal, demokratik ilkeleri öne çıkaran programıyla dikkat çekmiştir. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 7

Diğer yandan tek dereceli seçim, anayasa değişiklikleri için kamuoyu yoklaması, Cumhurbaşkanının tarafsızlığı gibi hususlarda beklentilerini ve mevcut uygulamaya eleştirilerini ortaya koymuşlardı. Bu esnada Doğu Anadolu’da ortaya çıkan ve hilafet ve saltanatı geri getireceği iddiasıyla taraftar toplayan Şeyh Sait isyanın patlak vermesi hükûmetin caydırıcı tedbirler almasını gerektirmiştir. 4 Mart 1925 tarihinde kabul edilen Takrir-i Sükûn (asayişi temin etme) Kanunu ile hükûmete ülkenin iç huzurunu sağlamak için tehdit edici her türlü yayın, eylem ve kuruluşu yasaklama yetkisi verilmiştir. Ankara İstiklal Mahkemesinin ‘düşünce ve inançlara saygılı olmak prensibi kullanılarak dinin siyasete alet edildiği uyarısı üzerine hükûmet de 3 Haziran 1925’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kapatmıştır.

2. Şeyh Sait İsyanı

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Rusya’nın kışkırtmasıyla Doğu Anadolu’da devlet otoritesine isyan ederek bölge halkını kışkırtan ve devlet kuvvetlerine karşı Rusya’nın konsoloshanesine sığınmış olan Şeyh Sait’in bölge halkının hem dinî hem de etnik hassasiyetini istismar ederek 13 Şubat 1925’te başlattığı isyan yeni Türk Devleti’nin karşılaştığı ilk ciddi tehlike mahiyetindedir. Hükûmetin Musul meselesiyle uğraştığı bir sırada ortaya çıkan isyanın başarılı olmasından çıkarı olan devletlerin doğrudan veya dolaylı olarak destek oldukları düşünülmektedir. İsyanı dinî, millî ve cumhuriyet karşıtı olarak niteleyen İngiliz diplomatlar, İsyancıların Sultan Abdülhamid’in Beyrut’ta sürgünde bulunan oğlu Selim Efendi’nin Kürt hareketinin başına getirileceği söylentisinin yaygınlığına işaret etmekteydiler. İsyancılar, kendilerinin Kürdistan’da hükûmet kuracaklarını, eski sistemi, hilafet ve saltanatı geri getireceklerini vaat etmişlerdir. 3 Mart 1925’de Yeni hükûmeti kuran İsmet Paşa, hemen Takrir-i Sükun yasasını Meclis’e sevk ederek bölgeye iki İstiklal Mahkemesinin gönderilmesini de karara bağlatmıştır. İsyanın elebaşı Şeyh Sait ve yanındakilerin 15 Nisan’da ele geçirilmeleriyle isyan tamamen bastırılmıştır.

3. İzmir Suikastı

Birinci TBMM’de Rize Milletvekili Ziya Hurşit’in cumhuriyetin ilanından sonraki gelişmeler karşısında Meclis’teki muhalefeti yetersiz ve pasif bularak Atatürk’ü ortadan kaldırmaya kalkışması olayına ittihatçı kökenli eski milletvekillerinin de bir ölçüde karışması bunun uzun süreli bir hesaplaşma teşebbüsü olduğunu düşündürtmektedir. Suikastçılar 14 Haziran 1926’da Atatürk’ün İzmir’i ziyareti sırasında saldırmaya karar vermişlerdir. Ziya Hurşit, Laz İsmail, Gürcü Yusuf ve Çopur Hilmi adında üç tetikçiyi ayarladıktan sonra Mustafa Kemal Paşa’nın gelişini beklemeye başlamışlardı. Ancak O’nun gelişini bir gün ertelemesi üzerine teşebbüsün haber alındığından endişe ederek hiç olmazsa kendini kurtarmak isteyen motorcu Giritli Şevki durumu İzmir Valiliğine haber vermiştir. Saklandıkları yerde yakalanan suikastçılardan Ziya Hurşit her şeyi itiraf ederek suçunu kabullenmiştir.

Atatürk, Cumhuriyete karşı olduklarına dikkat çekerek Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar yaşayacağını dünyaya ilan etmiştir.

4. Takrir-i Sükûn Kanunu ve Rejimi

Şeyh Sait İsyanının bastırılması sırasında çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu 1929 yılına kadar yürürlükte tutulmuştur. Hükûmete rejim, ve inkılaplar aleyhinde her türlü karşı faaliyeti engelleme yetkisi veren bu kanun çerçevesinde sosyal yapı düzenlemelerinin hemen hepsi gerçekleştirilmiştir. Tekke ve Zaviyelerin kapatılması, Şapka İnkılabı, Medeni Kanun başta olmak üzere Hukuk alanındaki yenilikler, Harf İnkılabı bu meyanda sayılabilir.

5. Serbest Cumhuriyet Fırkası Olayı

Türkiye’deki siyasi durumun öngörülen çok partili demokratik ortama kavuşmasını sağlamak, millet işlerinin hükûmetin millet tarafından dolaylı kontrolü ile yürümesine imkân tanımak da Mustafa Kemal Atatürk’ün yerleştirmeye çalıştığı esaslar arasındaydı. Bu çerçevede, mecliste bir muhalefet partisinin faaliyet göstermesinin halkın durumunun iyileştirilmesine katkı sağlayabileceğini düşünmüştür. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile yaşanan olumsuz deneyimin de tesiriyle Atatürk, yeni partiyi yakın arkadaşı, Cumhuriyetin ilk başbakanlarından Ali Fethi (Okyar) Bey’in kurmasını sağladı. Cumhuriyet hükûmetlerinin hızla kalkınmak amacıyla başlattıkları yatırım ve millîleştirme faaliyetlerinin maddi yükünün tek bir nesle taşıttırılmasının yanlış olduğu düşüncesiyle hükûmetin ekonomik politikalarını eleştiren Fethi Okyar, Ahmet Ağaoğlu gibi liberal anlayışlı siyasilerin yer alacağı bir parti hem hükûmetin kendine çeki düzen vermesini sağlar hem de demokrasi kültürünün yerleşmesine katkıda bulunabilirdi. Partinin finansmanı ve Meclis içinden desteğini de sağlayan Atatürk bu projeye desteğini göstermek için kız kardeşi Makbule Hanım’ı ve yakın arkadaşı Nuri Conker’i de kurucular arasında görevlendirdi. 12 Ağustos 1930 tarihinde kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası, Türk siyasi hayatına canlılık katmasına karşın çok uzun ömürlü olamamıştır.

Serbest Fırkanın kuruluşu mevcut durumlarından memnun olmayan kütleler için bir umut ışığı olmuştu. Halkın gösterdiği ilgi karşısında heyecanlanan ve mevcut şartlarda yapılacak ilk seçimde iktidar olacakları beklentisine giren Fethi Bey ve arkadaşları partiye katılan, taşra teşkilatını oluşturan kadroları kontrol edemediler. Bilhassa küçük yerleşim birimlerinde Serbest Fırkanın kazanması durumunda inkılaplardan vazgeçileceği propagandası yapılmaya başlandı. Halk partisi yöneticileri de sadece muhalefet yapacak, iktidara geçmeyi düşünmeyecek bir organ olarak kurulmasını destekledikleri yeni partinin iktidarı ellerinden alabileceği endişesi ile karşı propagandaya hız verdiler. İki parti arasında “millî blok” sistemi kurarak çok partili hayatı bir ölçüde devam ettirmek isteyen Atatürk’ün Halk Fırkasına yardım etmek ihtiyacı hissettiğini gören Serbest Fırka yöneticileri 17 Kasım 1930’da partinin feshi kararını aldılar. Üç aylık Serbest Fırka deneyimi hem iktidar hem de muhalefetteki politikacıların eleştiriye tahammülü öğrenemediklerini göstermesi bakımından dikkat çekici bir tecrübe olarak demokrasi tarihimizdeki yerini almıştır.

6. Menemen – Kubilay Olayı

Manisa’da bir müddet faaliyet gösterdikten sonra 23 Aralık sabahı erkenden Menemen Çarşı Camiine gelerek mehdi olduğu iddiasıyla cami cemaatine propaganda yapan derviş Mehmet ve adamları şeriat ilan edeceklerini belirterek halkı kendilerine katılmaya zorlamışlardır. Gelişmelerin duyulması üzerine ilk olarak Menemen’deki 43. Piyade Alayı kumandanlığında görevli öğretmen yedek subay Mustafa Fehmi (Kubilay) isyancılara engel olmaya çalışmıştır. Ancak yeterli askerî hazırlık yapmadan olay yerine gittiğinde yaptığı uyarıları dinlemeyen asilerin kurbanı olmuştur. Olayı Kubilay’ın şahsında cumhuriyete karşı girişilen bir suikast olarak gören devlet yönetimi en üst düzeyde meseleyi ele almıştır. İsyan bastırılmış ve suçlular cezalandırılmıştır. Bu olaydan sonra cumhuriyeti halka daha etraflı ve doğrudan anlatmak çabası içine girilmiştir. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 8

E. CUMHURİYETİN HALKA GİDİŞ MÜESSESELERİ: HALKEVLERİ

Yaşanan siyasi ve sosyal gelişmeler yapılan inkılapların halk tarafından tam olarak anlaşılamadığı, benimsenmediği kanaatini uyandırdı. Bu sebeple inkılabın halka mal edilmesi, derinleştirilmesi ve halkın eğitilmesi için herkesin rahatlıkla çalışmalarına katılabileceği yaygın bir teşkilat olarak halkevleri kurulmuştur. Halkevlerinin 1932 yılında başlayan müesseseleşmesi halkın siyasi, idari ve genel kültürüne önemli katkılarda bulunarak gelişmesine devam etmiştir. Halkevlerinin kurulmasında gözetilen amaçların çok çeşitli olduğu teşkilatlanma şeması ve işlevleriyle de görülmektedir. Cumhuriyet kazanımlarının halka aktarılması kadar toplumun kültür düzeyinin yükseltilmesi de önemli bir ihtiyaç olarak değerlendirilmiştir. Türk Ocaklarının asli görevlerini ihmal ettiği başka işlerle uğraştığı eleştirileri yıllardan beri yapılmaktaydı. Bununla beraber çok partili hayat denemesinde muhalefet safında yer alması da onun kapatılıp yerine halkevlerinin açılmasında rol oynamıştır. Herkesin üye olabileceği halkevlerinde yönetici olmak için parti üyesi olma şartı aranıyordu. Yurt dışındaki ilk ve tek halkevi 19 Şubat 1942’de İngiltere’nin başkenti Londra’da açılmıştır. 14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra hükûmetin değişmesi halkevlerinin durumu tamamen sarsılmıştır ve sonrasında kapanmıştır. Mali ihtiyaçları Cumhuriyet Halk Partisi Genel sekreterliğince sağlanan halkevleri dokuz şube hâlinde teşkilatlanmıştı.

a. Dil, Edebiyat, Tarih Şubesi

Muhitin genel bilgisini yükseltmeye yarayacak konularda sohbetler ve konferanslar düzenlemek, Türk dilinin bugünkü yazı ve edebiyatta kullanılmayan fakat halk arasında yaşayan kelimeleri, terimleri ile eski millî masalları, atasözlerini, araştırıp toplamak, anane ve âdetleri incelemek, dergi çıkararak veya çıkarılmakta olan dergiler aracılığıyla yukarıda belirtilen çalışmaları yayımlamak, yeni yetişen gençler arasında yetenekli olanları desteklemek ve onların ilerlemeleri için gerekli çareleri aramak bu şubenin görevleri arasındadır

b. Güzel Sanatlar Şubesi

Musiki, resim heykeltıraşlık, mimarlık, ve süsleme sanatları gibi alanlarda sanatçı ve amatörleri bir arada toplamak, genç yetenekleri korumak, halk için genel müzik akşamları düzenlemek, halkın musiki zevkini arttırmak ve yükseltmek, mümkün olan yerlerde güzel sanatlar kursu açmak, halkın millî marşları ve şarkıları öğrenmesine yardım etmek, millî bayramlarda bu marş ve türkülerin milletçe bir ağızdan söylenmesini temin etmek, köylerde ve aşiretlerde söylenen millî türkülerin nota ve sözleriyle millî oyunların ahenk ve tarzını tespit etmek Halkevi Güzel Sanatlar Şubesinin görevleri arasındadır.

c. Temsil Şubesi

Tiyatro sanatına heves ve yeteneği olan kadın ve erkek üyelerden bir temsil grubu oluşturmak, umumi idare heyetince tercih edilecek veya yeniden teklif ettirilecek piyesler temsil ettirmek Temsil Şubesinin görevleri arasında yer almaktadır.

d. Spor Şubesi

Bu şube Türk halkında spor ve beden hareketlerine sevgi ve ilgi uyandırıp bunları bir kütle hareketi, millî bir faaliyet hâline getirmeye katkı sağlamayı amaç edinmiştir. Türkiye İdman Cemiyetleri Birliğine dahil olan veya olmayan spor kuruluşlarının gelişme ve ilerlemesine yardım eder. Hiç kulüp bulunmayan yerlerde kulüp kurulmasını, gençlerin spor kulüplerine girmesini ve gerçek birer sporcu olarak yetişmesini teşvik eder. Üç dört yılda bir büyük jimnastik bayramları yapar.

e. Sosyal Yardım Şubesi

Çevrede yardıma muhtaç kimsesiz kadınlar, çocuklar, sakatlar, düşkün ihtiyar ve hastalarla ilgilenmek; mevcut hayır cemiyetlerinin faaliyetlerinde çalışmak; kreş, öğrenci yurtları, işçi tedavi yurtları gibi sosyal yardım kurumlarının çalışmalarını hızlandırmak; hapishanelerde bulunan muhtaçları gözetmek; fakir öğrencilerin elbise, yemek ve barınmalarıyla ilgilenmek; tedaviye muhtaç hastaların tedavilerini sağlamak; köylerden gelen fakirleri şehir ve kasabalarda barındırmak; hasta olanların tedavilerini sağlamak ve işsizlerin iş bulmalarına aracılık etmek bu şubenin görevleri arasındadır.

f. Halk Dershaneleri ve Kurslar Şubesi

Bu şube her türlü okuma yazma ve yetiştirme hareketlerinin ilerlemesini temin ve himaye eder. Bu kursların başında cehaletle mücadele kursları gelir. Açılan kurslarda Türkçe okuma yazma öğretilmiş ve yurttaşlık bilgisi dersleri verilmiştir.

g. Kütüphane ve Neşriyat Şubesi

Her halkevinin bulunduğu yerde bir kütüphane ve bir okuma odası açmak zorunluydu. Bu kütüphaneler CHP yayınlarıyla, bağışlarla, doğrudan satın alma suretiyle zenginleştirilecektir.

h. Müze ve Sergi Şubesi

Çevredeki tarihî eser ve abidelerin iyi korunması hususunda resmî makamları aydınlatır. Bulunduğu yerde resmî müze varsa onları

zenginleştirmeye, yoksa bunların kurulmasına çalışır. Tarihî eserlerin ve üzerindeki yazıların fotoğraflarını alır. Tarihî kıymeti olan eski yazılar, ciltler, tezhipler, divanlar, minyatürler, çiniler, halılar ve nakışlar gibi millî kültür vesikalarıyla eski millî kıyafetler ve diğer millî etnografya vesikalarını toplamaya çalışmak suretiyle mahallî müzelerin zenginleşmesini sağlar.

i. Köycülük Şubesi

Halka doğru gidiş politikalarının en önemli aracı olan halkevlerinin en etkin olması beklenen şubesidir. Köylülerin sıhhî, medenî, kültürel gelişme ve ilerlemesine, köylü ile şehirli arasında karşılıklı sevgi ve bağlılık duygularının kuvvetlenmesine çalışmak, çevre köylere geziler düzenlemek, köylüyü okutmaya çalışmak, hasta köylülerin şehir sağlık merkezlerinde muayene ve tedavilerini sağlamak, harp malulü köylülerle şehit köylülerin aile ve yetimlerini koruma ve bunların kasabadaki resmî işlerini kolaylaştırmak bu şubelerin aslî görevleri arasındadır. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 9

Türk İnkılabının Özgünlüğü

Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Türk millî mücadelesi, milletin bir bütün hâlinde bağımsız yaşama arzusuyla her şeyini ortaya koyarak verdiği bir mücadeledir. Mücadelenin başarıya ulaşmasıyla kurulan yeni devlet ve sistem de herhangi başka bir devlet veya sistemin taklidi değildir. Tamamen ülke şartlarını, tarih, kültür, toplum birikimlerini dikkate alarak düzenlen orijinal bir yapıdır. Atatürk, İlmi, içtimai noktasından bizim hükûmetimizi ifade etmek lazım gelirse “halk hükûmeti” deriz diyordu. Atatürk; Osmanlı Devleti’nde II. Mahmud’un reform çabalarından “Avrupa’nın kanunlarını almak nizamlarını almak elbisesini giymek gibi bir takım teşebbüslerin de taklitten ibaret olduğu” için netice alınamadığına işaret etmektedir.

Türk İnkılabına İdeoloji Gömleği Giydirme Çabası: Kadro Hareketi

Kadro, 1930’lardaki geçiş dönemi sıkıntılarından doğan ve Türk İnkılabını evrensel temellere oturtmaya çalışan bir grup aydının özgün bir yapı oluşturma çabaları şeklinde özetlenebilir. Türkiye’nin ekonomide karma modeli takip ettiği sıralarda ortaya çıkan dünya iktisadi buhranı ve siyasi hayatta yaşanan Serbest Fırka deneyimindeki başarısızlıkların tartışıldığı, planlı ve devletçi ekonomi modeline geçişte ılımlı yaklaşımların hayata geçirildiği bu günlerde Şevket Süreyya Aydemir’in Türk Ocağında Ocak 1931’de verdiği “İnkılabın İdeolojisi” konferansı ile başlayan tartışmalar, ideologluğunu kendisinin yaptığı, sermaye ve bürokratik desteği Yakup Kadri’nin sağladığı Kadro Dergisi’nin çıkarılmasıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Kadrocular, kapitalizmi ve sosyalizmi reddederken, üçüncü ve özgün bir yol olarak devletçi anlayışı öne sürüyorlardı. Devletçilik sürekli bir yönetim biçimi olarak tanımlanmakta ve amaçlanmaktadır. Kadro hareketi, hükûmetin uygulamalarına dönük eleştirilerin yoğunlaştığı bir sırada 1934 yılında Yakup Kadri’nin Tiran Büyükelçiliğine gönderilmesi ve derginin kapanmasıyla sonuçlanacaktır.

F. CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA EKONOMİ POLİTİKALARI

Ulusal Ekonomiye Geçiş Dönemi (1923-1929)

17 Şubat-4 Mart 1923 tarihlerinde İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nde alınan kararlara uygun olarak, hükûmet ilk ulusal ticaret bankamız olan Türkiye İş Bankası’nın 1924’te faaliyete geçmesini sağlamıştır. Ardından sanayi alanında kredi vermek üzere 1925 yılında Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuştur. Çiftçi kesiminin isteğine uyularak, yaklaşık devlet gelirlerinin %30’unu sağlayan Aşar Vergisi yürürlükten kaldırıldı. 1927 yılında “Teşvik-i Sanayi Kanunu” ile sınai yatırımlar özendirilmeye çalışılmıştır.

Devlet dış ekonomik ilişkileri denetim altına almaktan uzaktı. Birinci nedeni ülkenin bir merkez bankası yoktu. İşleri yabancı bir banka olan Osmanlı Bankası yürütüyordu. Ayrıca Lozan Antlaşması’na bağlı Ticaret Sözleşmesine göre 1929 yılına dek Türkiye gümrük tarifelerini değiştirme hakkından yoksundu. Ülke içinde siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik sorunlar aşılmaya çalışılırken “1929 Büyük Buhranı” patlak verdi. Dünyayı sarsan bu ekonomik kriz özellikle tarım ürünleri piyasalarında fiyatların hızla düşmesine neden oldu. Geleneksel tarım ürünleri ihracatçısı olan Türkiye’nin döviz gelirleri hızla düştü. Dolayısıyla tarımsal ürünlerin üreticileri büyük bir yoksullaşma süreciyle karşı karşıya kaldılar.

Devletçilik Dönemi (1930-1938)

T.C. Merkez Bankası’nın 1931 yılından itibaren faaliyete geçmesiyle ülkede kurulmakta olan “Yeni Ekonomik Düzen”in kendisini koruması kolaylaşmıştı. Böylece Osmanlı Bankası ve azınlıkların, ulusal ekonomik çıkarlara ters düşen karar ve uygulamaları son bulmuştu. 1933’te kurulan Sümerbank, Atatürk’ün köşe taşlarını koyduğu Devletçiliğin temel ögesi ve sürükleyici kurumu olmuştur. Özellikle enerji ve madencilik konusundaki araştırmaları ve işletmeleri denetim altına almak ve bir merkezden yönetmek için 1935 yılında 20 milyon sermayeyle Etibank kuruldu. Yabancı sermayenin elinde bulunan Ergani- Murgul bakır ve Divriği demir işletmeleri Etibank tarafından satın alındı. Ardından Ereğli Kömür İşletmeleri de bankaya devredildi. Aynı yıl yer altı zenginliklerinin araştırılması ve belirlenmesi görevi için Maden Tektik ve Arama Enstitüsü kuruldu. Esnaf ve sanatkârın kredi ihtiyacını karşılamak üzere, 1933’te kurulan, kaynak yetersizliği nedeniyle ancak 1938’de faaliyete başlayan Halk Bankası bir kamu bankası olarak örgütlendi. Dış ticareti dengede tutarak bireysel girişimleri desteklediği “Devletçilik” ile ilgili uygulamaların ana ilkeleri 1935’te ülkede tek siyasal parti olan CHP’nin programına konmuştur.

Tarıma dayalı geri kalmış bir ülkede Atatürk’ün başlattığı ‘planlı sanayileşme’ uygulaması 1930’lu yılların dünyasında öncü ve örnek bir modeldi. 17 Nisan 1934’te yürürlüğe giren “Birinci Sanayi Planı” 1934-1938 yıllarını kapsayacak biçimde hazırlanmış bir sektör planıydı. Plan üç temel ilkeye dayandırılmıştı:

· Temel ham maddeleri yurt içinde üretilen veya üretilecek olan sınai tesislere,

· Büyük sermaye ve ileri teknoloji gerektiren projelere,

· Kuruluş kapasitelerinin iç tüketimi karşılayacak düzeyde tutulmasına öncelik verilmişti.

Türk Hükûmeti, Atatürk’ün ölümünden iki ay önce, İkinci Planı dört yıllık olarak yeniden düzenlenmişti. İkinci Dünya Savaşı başlamadan üç ay önce bu Plandan vazgeçilerek yerine “İktisadi Savunma Planı” yürürlüğe konmuştu. Atatürk’ün, döneminin öncüsü olarak geliştirdiği ve başarıyla uyguladığı planlı sanayileşme politikalarının olumlu sonuçları şöyle özetlenebilir:

10 milyondan 16 milyona çıkan nüfusun tamamı açlıktan kurtulmuş, yoksulluk göreceli olarak azalmıştır. Ununu, şekerini ve basmasını ithal eden ülke, dönem sonunda bu alanlarda kendi kendine yeterli hâle gelmiştir. GSMH 15 yıllık dönemde ortalama olarak %8 oranında büyümüştür. Dönemin ikinci yarısından itibaren dış ticaret sürekli fazla vererek, Türk lirasının ABD doları karşısında değer kazanmasına ve kurun beş yıl boyunca (1934-1938) 1 dolar = 1,26 TL düzeyinde kalmasını sağlamıştır. Merkez Bankasında 36 milyon liralık döviz ve 26 ton altın birikmiştir. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 10

ÜNİTE 3- ATATÜRK İLKELERİ VE ATATÜRK DÖNEMİNDE DİL-TARİH VE KÜLTÜR ALANINDAKİ ÇALIŞMALAR

A. ATATÜRK İLKELERİ

1. Cumhuriyetçilik

Cumhuriyet kavramı dar anlamda devlet başkanının belirli bir süre için, doğrudan veya dolaylı olarak halk tarafından seçilmesi esasına dayanmaktadır. Geniş anlamda ise cumhuriyet, halk idaresi demek olan demokrasiyle eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki her cumhuriyet demokratik değildir. 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılması millî egemenlik ve cumhuriyet yönünde önemli bir adımdır. Cumhuriyet, devlet şekli olarak egemenliğin millete ait olmasını, hükûmet şekli olarak seçim ilkesini esas almıştır. Diğer bir ifadeyle cumhuriyet yönetenlerin, yönetme yetkilerini yönetilenlerden belli süreler için aldığı bir rejimdir. Bu nedenle cumhuriyetle egemenlik düşüncesi arasında yakın bir ilişki vardır. Atatürk’e göre egemenlik mutlaka millete ait olmalıdır.

29 Ekim 1923’te “Türkiye Devleti’nin hükûmet şekli cumhuriyettir” ifadesi anayasada yerini almıştır. Böylece Atatürk’ün “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” düşüncesinden hareketle saltanat yönetimi terk edilerek milletin yönetime katılacağı bir rejim kurulmuştur. Bu özellik 1924, 1961 ve 1982 anayasalarında “Türkiye Devleti bir cumhuriyettir” şeklinde değiştirilerek cumhuriyet kavramına bir devlet şekli anlamı verilmiştir.

2. Halkçılık

Halkçılık, Millî Mücadele’yi yapan Türk milletinin zaferden sonra yönetime ortak edilmesi ve birlikte kalkınma çabasıdır. Halkçılık, siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda halka dayanmak anlamına gelir. Halkçılık anlayışında halk ayrı ayrı sınıflardan oluşmaz. Halk bir bütündür. Halk arasında yalnızca mesleklere dayanan iş bölümü vardır. Halk arasında sınıf çatışması ve ayrışma söz konusu değildir. Halkın yönetimi eşitliğe ve hukuka dayanır. Halk kendi geleceğini kendisi belirler, bireylerin veya zümrelerin ayrıcalıkları yoktur.

Atatürk’ün halkçılık anlayışı halkın refahının arttırılmasına ve sosyal düzenin korunmasına dayanmakla birlikte sosyal gruplar arasında iş bölümü ve dayanışmayı da esas almaktadır. Sınıf mücadelesinin önlenmesi için adaletli bir gelir dağılımın sağlanması, bütün vatandaşların çıkarlarının dengeli bir şekilde gözetilmesi sosyal bir devletin sorumluluğu olarak görülmektedir. Halkçılıktan amaç özgürlükçü demokrasi olduğu kadar sosyal düzenin sağlanmasıdır. Başkalarının özgürlüklerine zarar vermeyen, devletin birliği ve bütünlüğüne ters düşmeyen halkın kalkınma ve gelişmesini sağlayan bir sistemi hedeflemiştir. Atatürk’ün halkçılık anlayışı, tabiidir, orijinaldir, millîdir, halk için halkla beraberdir, ilmîdir, bütün millet fertlerini kucaklar, güne ve geleceğe karşı sorumludur ve hedefi demokrasidir.

3. Milliyetçilik

Millet/nation kavramı, Avrupa’da dinî çekişmeler sonucunda ortaya çıkmıştır. Millet kavramı Fransız İhtilali ile dil ve soy birliğini kasteden bir kavram hâline gelmiştir. Fransız sosyolog Ernest Renan, milleti aynı tarihe sahip olan ve beraber yaşama arzusu gösteren insan topluluğudur şeklinde tarif etmiştir.

Atatürk, milliyetçilik anlayışını Medeni Bilgiler adlı kitapta şöyle anlatmıştır: Ortak bir tarih, beraber yaşama arzusu ve kültür birliğinden oluşan topluluklar millettir. 1924 Anayasası’nın 88. maddesinde “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın, vatandaşlık itibarıyla, Türk denir” ifadesiyle yeni devletin milliyetçilik anlayışının kültür temelli olduğu ve vatan toprağı içinde yaşayan bütün bireyleri eşit kabul ettiği açıkça ifade edilmiştir. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı birleştirici ve bütünleştiricidir. Nitekim “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.

Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı, akılcı, çağdaş, uygar, ileriye dönük, demokratik, toparlayıcı, birleştirici, yüceltici, insancıl ve barışçıdır. Buna paralel olarak ırkçılığa karşıdır. Atatürk’ün isteğiyle yazılan Türk Tarihinin Ana Hatları kitabında millet tanımında ırkçılık dışlanmış, milletlerin ırkların bir karışımı olduğu, önemli olanın akıl ve ülkü birliği olduğu ifade edilmiştir. Atatürk Türk milletini etnik unsura ayırma çabalarını toplumsal düzeni bozmaya yönelik, bozguncu, alçak, vatansız, milliyetsiz ve beyinsizlerin saçmaları olarak gizli ve kirli emellerin oyunu olarak görmektedir. Türkler bir ırk ve etnik gurup olmaktan ziyade siyasi ve sosyolojik topluluktur. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışında başka milletlerin hukukuna ve milliyetçiliğine de saygı vardır. Bu doğrultuda yurtta ve dünyada barışı öngörmektedir. Atatürk dil, tarih ve millî kültürü devletin temeli saymaktadır. Millî birliğin sağlanmasında önemli olan bu konuları yalnızca sözleriyle değil, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumunu kurarak bilim adamlarının araştırmalar yapmasına imkân veren kurumlarla da desteklemiştir.

4. Devletçilik

Atatürk ilkelerinden devletçilik; güçlü ve çağdaş bir devlet kurmayı hedefler. Askerî zaferlerin ekonomik zaferlerle taçlandırılmasını amaçlar. Atatürk’e göre siyasî bağımsızlığın yolu ekonomik kalkınmadan geçer.

Bu ilkenin uygulanmasında en önemli sebep, özel sektörü teşvik edici tedbirler alınmış olmasına rağmen, istenilen düzeyde bir gelişme elde edilememiş olmasıdır. Girişimci sınıfın yetersizliği, teknik bilgisizlik, yabancı sermayenin olumsuz tutumu ve Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun bütün desteklerine rağmen yatırımların yeterli olmaması Atatürk’ün devletçilik ilkesinin olgunlaşmasını sağlamıştır. Bunun yanında 1929’da ortaya çıkan dünya ekonomik bunalımı, zaten zayıf olan Türkiye ekonomisini daha da zor duruma sokmuştur. Bütün bu sebepler yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin devletçiliğe yönelmesinde önemli rol oynamıştır. Türkiye’de devletçilik ilkesinin uygulanmasının sebeplerinde biri de sosyal adalet ve bölgeler arasındaki dengeyi sağlamaktır.

Ayrıca Türkiye’de devletçilik ilkesi Batı’da kapitalizmle birlikte ortaya çıkan sefalet ve diğer problemleri önlemeyi amaçlamaktadır. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 11

Atatürk’ün devletçilik ilkesi, Türkiye’nin en kısa zamanda kalkınması, özellikle ekonomik alanda özel teşebbüsün yapamayacağı büyük yatırımları devletin yapmasını öngörür. Özel sektörü yok saymaz, hatta güçlendirmeye çalışır. Bu uygulama günümüzde karma ekonomi olarak adlandırılır. Devlet çıkardığı kanunlarla özel girişimciyi korumuş, kişileri üretim ve ticaret gibi işlere özendirmiştir. Buna göre devlet; bir yandan sanayiyi kurup geliştirirken diğer yandan özel teşebbüse yer vermiştir. Bu yatırımlarla devletin hedefi sanayileşmeyi hızlandırmak, tarım üretimini arttırmak, ulaşımı geliştirmek ve bankacılık sistemini modernleştirmektir. Bu yolla toplumun refah düzeyi yükseltilmeye çalışılmış ve mümkün olduğunca fazla insanın bu refahtan yararlanması amaçlanmıştır.

Devlet demiryollarının inşası, 1924’te özel girişimcilere destek sağlamak üzere İş Bankası kurulması, Aşar Vergisi’nin kaldırılması (1925), tarım üretiminin canlandırılması ve 1927’de Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarılarak yeni işletmelerin açılması sağlanmıştır. 1926’da Emlak ve Eytam Bankası ev kredisi dağıttı ve konut yardımlarına destek verdi. 1929’da yerli sanayi ve ticareti koruyan yeni gümrük tarifeleri uygulamaya konuldu. 1933’te kurulan Sümerbank on yedi yeni fabrika kurmuştur.

5. Laiklik

Laik” terimi Yunanca “Laikos” ve Latince “Laicus” sözcüğünden gelmektedir. Dinî olmayan kurum veya düşünce anlamındadır. Laiklik, Fransız İhtilali’yle Avrupa’ya yayılmıştır. Laiklik akli düşüncenin, dinî düşünceden ayrılmasıdır. Siyasi anlamda ise din ile devlet işlerinin birbirine karıştırılmamasıdır. Laiklik vatandaş için din ve vicdan hürriyetinin sağlanmasıdır. Laiklik din karşıtlığı değildir. Laik olmayan devletlerde din politik bir araç olarak kullanılabilir. Laik düzende hukuk ve eğitim akıl ve bilimi esas alır. Bu anlayış dinî eğitim yapılmasını engellemez. Laik devletin dini olmamakla beraber, toplumun mevcut dinlerinden hiçbiri diğerine üstün tutulmaz. Devlet, din ve mezhepleri farklı, hatta inanmayan vatandaşlarına hukuken eşit mesafede durur. Ayrıca kişiler dinî inançlarından dolayı baskı ve ayrım görmezler. Ancak devlet toplumun dinî gereksinimlerini sosyal bir ihtiyaç olarak gözetir. Laik düzen, din özgürlüğünün doğal sonucu olarak bütün dinleri kamu düzenini bozmadıkları sürece tanır. Laik düzende dinî ve dünyevi otoriteler ayrılmıştır. Laiklik cumhuriyetin ve demokratik rejimin önemli koşullarından biri olarak algılanmaktadır.

Devlet ile din arasındaki ilişkiler üç şekilde görülür. a-Dine bağlı devlet sistemi, b-Devlete bağlı din sistemi, c- Laik sistem.

Atatürk, Türk toplumu içinde dinî veya etnik açıdan mevcut olan çeşitli gruplar arasında huzuru sağlayabilmek için, devletin iç siyasetinin temelini şu iki noktada toplamıştır: Ülkede hukuk birliğini sağlamak üzere, yeni devleti laik hukuk temeline dayandırmak. Birleştirici nitelikte olan dil, tarih ve kültür birliğine dayanan millet anlayışını egemen kılmak. Birbirinden farklı gibi gözüken bu ilkeler arasında esasında sıkı bir ilişki vardır. Laiklik, Türkiye’de millet kavramının bilinçli bir şekilde gelişmesine yol açmış, ümmet bilinci yerine “ulus” bilincinin gelişmesini sağlamıştır. Atatürk’ün laiklik ilkesi din karşıtı değildir. Laiklik, Türk toplumuna rasyonel gerçeğe, deneye ve araştırmaya dayanan bilimsel bir zihniyet kazandırmış, çağdaşlaşmanın yollarını açmıştır. Bu anlayış, fikir vesayetini reddeden, farklı görüşlerin bir arada yaşamasını mümkün kılan, akılcı ve insancıl bir düşünce sistemini getirmiştir.

10 Nisan 1928’de yapılan bir düzenleme ile 1924 Anayasası’nın 2. Maddesinin başında yer alan, “Türk Devletinin dini, İslam’dır” cümlesi kaldırılmıştır. Cumhurbaşkanı ve milletvekillerinin yemin metnindeki dinî ifadeler ve TBMM dinî hükümleri yerine getirir cümlesi kaldırılarak, Türkiye laik bir yapıya kavuşturuldu. 5 Şubat 1937’de Anayasa’nın 1. maddesine “Türk Devletinin laik olduğu” yolunda bir cümle eklenerek, bu tarihsel gelişimin son evresi de tamamlanmıştı.

6. İnkılapçılık

İnkılap kelimesi Türkçede, Fransızca revolution kelimesinin eş anlamlısı olarak kullanılmaktadır. Bir toplumda siyasal, ekonomik ve sosyal değişiklikler meydana getirilmesi İnkılap olarak kabul edilmektedir. İnkılap gelişmek, ilerlemek ve değişmek anlamını ifade eder. İnkılapların amacı, toplumun her yönden ilerlemesi, daha iyiye ve daha güzele doğru gitmesidir. Toplumsal ve siyasal düzenin kuvvet yoluyla değiştirilmesine ihtilal denmektedir. İhtilal sonrası değişim ve gelişmeler genellikle inkılap olarak ifade edilmektedir.

Atatürk önderliğinde gerçekleştirilen büyük inkılap, milletçe yürütülen bağımsızlık savaşını iç ve dış düşmanlara karşı kazandıktan sonra, millî egemenliğin karşısına çıkan engelleri kaldırıp siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanları da kapsayan bir girişimdir. Bu yüzden Türk inkılabı, Türkiye’nin özel şartlarına bağlıdır ve kendine özgüdür. Atatürk, ihtilal ve inkılabı birbirinden ayırmıştır. Yaptığı birçok konuşmada inkılabı; son asırlarda Türk milletini geri bırakmış kurumları yıkarak yerlerine, milletin en yüksek medeni icaplara göre ilerlemesini temin edecek yeni kurumları kurmak olarak açıklamıştır. İnkılapçılık, Atatürk ilkelerinin dinamik idealini oluşturmaktadır. Daima çağın gereklerine göre değişme ve gelişmeyi esas olarak Türk toplumunu çağdaşlaşmasını ve varlığını bu şekilde koruyabileceğini öngörmektedir. Atatürk, eski düzenin devamının Türk toplumunu çökerteceğini düşünmektedir. Medeniyet yolunda başarı, ilim ve akıl ışığında değişime ve yenileşmeye bağlıdır. İnkılapçılık, sosyal ve ekonomik hayatta, bilim ve fen alanında başarılı olmak için gelişme yoludur. Atatürk, yenileşmenin zamana bırakılmadan süratle yapılmasını istemiş, çağdaş uygarlık seviyesine çıkmayı amaçlamıştır. İnkılabın başarısını milletin iyiye, güzele ve doğruya açık olan karakterine bağlıdır.

B. ATATÜRK İLKELERİNİN UYGULAMA ESASLARI

Atatürk’ün konuşma ve eylemlerini dikkatle incelediğimizde tam bağımsızlık, çağdaşlık, müspet ilme ve akla tabi olmak hususiyetlerinin ortak özellikler olduğunu görürüz.

a. Tam Bağımsızlık

Atatürk düşüncesinin temelinde yatan, bütün uygulamalarda belirleyici olan vasfı siyasî, iktisadî, malî, adlî ve kültürel olarak tam bağımsız olmaktır. Bunlardan herhangi birisindeki eksiklik millet ve memleketin gerçekte bütün bağımsızlığından mahrum olmaktır. Ekonomik bağımsızlıkla desteklenemeyen başarılar devamlı olamaz, kısa zamanda biter. Aynı şekilde idarî, adlî, kültürel ve sosyal sahalarda da çağdaş düzenlemeler birbiri ardına uygulamaya konularak Türk milletinin millî egemenliği sahiplenmesi ve memlekette yegane hakim gücün kendisi olduğu anlayışının bir yaşam biçimi hâline getirilmesi hedeflenmiştir. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 12

b. Çağdaşlık

Atatürk’ün amacı bu yeni sistem ile milleti her hâli ve tavrı ile medenileştirmekti. Onun muasır medeniyet seviyesine ulaşma hedefi aynı zamanda insan aklının bir ürünü olan ilim ve teknolojide zirveyi yakalamaktır. Çağdaş olmak da olaylara bu gözle ve anlayışla bakabilmenin bir sonucudur. Medeniyet bahsinde Atatürk’ün vurguladığı husus ilim ve fen çerçevesinde ortaya çıkan neticedir. Atatürk’ün ifadelerinden Batı medeniyetinin kültür ürünlerinden ziyade teknik konularda takip edileceğini anlamak gerekir.

c. Müspet İlime ve Akla Tâbi Olmak

Ülke ve dünya ölçüsünde olaylara hissî ve dogmatik bir yaklaşımla, peşin hükümle değil, akıl ve ilmin ışığında pragmatik açıdan bakılması Atatürk’ün prensibi olmuştur. Onun muasır medeniyet seviyesine ulaşma hedefi aynı zamanda insan aklının bir ürünü olan ilim ve teknolojide zirveyi yakalamaktır.

İlmin maddi ve manevi bütün başarıların kapısını açan anahtar olduğu inancı Atatürk’te esastır. “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir.”

C. ATATÜRK DÖNEMİNDE DİL-TARİH VE KÜLTÜR ALANINDAKİ ÇALIŞMALAR

1. Dil Çalışmaları

Türklerin en uzun süre kullandığı alfabe Arap kökenli alfabe olmuştur. 18. yüzyılın sonlarından başlayarak bütün Türk dünyasında halkın okur yazarlık düzeyini yükseltebilmek için alfabe konusu tartışmaya açılmıştır. 19. yüzyılın ikinci yarısında ve İkinci Meşrutiyet döneminde hatta Birinci Dünya Savaşı içinde bu konu tartışılmış ise de Cumhuriyet dönemine gelinceye kadar bir sonuç elde edilememiştir.

1928 yılı başında Mahmut Esat Bey’in Türk Ocağında verdiği bir konferansla bu konuda ilk adım atılmıştır.

23 Mayıs 1928’de içinde eğitimci, yazar, gazeteci ve milletvekillerinin bulunduğu alfabe komisyonu kurularak alfabe değiştirme çalışmalarına başlanmıştır. Komisyon Latin alfabesindeki kimi harfleri çıkarıp Türkçenin ses uyumuna uygun olan yeni harfler ekleyerek 8’i sesli olmak üzere 29 harften oluşan yeni alfabeyi kabul etmiştir.

Mustafa Kemal Paşa toplumun geleneksel yapısını dikkate alarak bu işin ya üç ayda olacağını ya da olmayacağını belirtmiştir. Latin kökenli yeni Türk alfabesini Tük halkına öğretebilmek için kendisinin de içinde bulunduğu büyük bir kampanya başlatılmıştır. Dolmabahçe Sarayı yeni alfabe çalışmalarının karargâhı olmuştur. İstanbul’un çeşitli yerlerinde yeni harfleri öğretecek yerler açılmıştır. Ankara’dan İstanbul’a gelen milletvekillerine Dolmabahçe Sarayı’nda ders verilmiştir. Mustafa Kemal Paşa eline tebeşiri alarak gittiği her yerde halka yeni alfabeyi öğretmeye, öğrenenleri sınav etmeye başlamıştır. Böylece O başöğretmen olmuştur. Yeni harfleri halka öğretebilmek için büyük bir okuma yazma seferberliği başlatıldı. Bunun için Millet Mektepleri adı verilen okullar açılması kararlaştırıldı.

Harf inkılabından sonra sıra, Türkçenin sadeleştirilmesine ve geliştirilmesine geldi. Zira Türklerin Müslüman olmasından bu yana Türkçe din dili olan Arapçanın etkisi altına girmişti. 12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti adı altında bir kurum oluşturuldu. Bu cemiyetin çalışmalarıyla Türkçeyi baskı altına alan Arapça ve Farsça sözcükler dilden temizlenmeye başlanmıştır. Onların yerine Türkçe yeni sözcükler konmuştur. Böylece Türk aydını ile halk arasındaki uçurum kapatılmaya, yönetenler ile yönetilenlerin birbirlerini daha iyi anlamaları sağlanmaya çalışılmıştır. Halk arasında konuşulan sözcükler derlenerek Türkçenin zenginliği ortaya çıkarılmış, Türkçenin bilim ve sanat dili olması için çabalar yoğunlaştırılmıştır.

2. Tarih Çalışmaları

Dünyanın en eski uluslarından biri olan ve dünya tarihinde derin izler bırakan Türkler ne yazık ki yaptıkları tarihi yeterince yazamamışlardır. Çağdaş tarihçilik cumhuriyetin ilanından sonra ülkemize gelmiştir. Zira Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan Tanzimat dönemine kadar ülkede egemen olan tarih anlayışı ümmet anlayışına dayanıyordu. Bu nedenle de İslam tarihi esas alınıyordu. Ancak Türklerin İslamiyet öncesine ait yaşamından, ürettiklerinden, Türklerin İslamlığın yayılmasında oynadığı rollerden neredeyse hiç bahsedilmiyordu. Tanzimat döneminde yükselen bir değer olan eşitlik fikri çerçevesinde bir devlet tarihi anlayışı doğdu. Bu anlayışta da belirleyici olan devlet Osmanlı Devleti idi. Devletin parçalanmasını önlemek için geliştirilen bu anlayış daha çok yeni açılan okullarda öğretilmeye çalışılıyordu. Bu tarih anlayışında da Osmanlı öncesi Türklerden söz edilmiyordu.

Fransızca yazılan bir ders kitabında Türklerin sarı ırktan ikinci sınıf (secondaire) bir millet olarak gösterilmesi tarih çalışmalarının fitilini ateşlemiştir. Çalışmalar önce Türk Ocağı çatısı altında sürdürülmüştür. 23 Nisan 1930’da toplanan 6. Kurultayda Afet İnan Türklerin Medeni Vasfı” başlıklı bir bildiri sunmuştur. Kongrede Türk tarih ve uygarlığını bilimsel olarak incelemek üzere bir heyetin

oluşturulması kararlaştırılmıştır. Bu heyetin çabalarıyla Türk Tarihinin Ana Hatları adlı bir eser hazırlanmıştır. Türk Ocağı kapatılınca Atatürk’ün koruyucu başkanlığı altında devletten bağımsız tarih araştırmaları yapmak amacıyla Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kurulmuştur (15 Nisan 1931). Bu cemiyet 1935’te Türk Tarih Kurumu adını alacaktır.

Atatürk’ün tarih çalışmalarında öncelikle aydınlatılmasını istediği konuları şöyle sıralamak mümkündür.

• Türkiye’nin en eski ve yerli halkı kimdir?

• Türkiye’de ilk medeniyet nerede ve kimler tarafından kurulmuştur?

• Türklerin Dünya tarihindeki ve uygarlık tarihindeki yeri nedir?

• Türklerin İslam tarihindeki yeri nedir?

• Türklerin Anadolu’da bir aşiretten bir devlet kurmaları efsanedir, bunun gerçek açıklaması nedir? ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 13

Ülkedeki tüm tarihçilerin katılımı ile 2-11 Temmuz 1932’de ilk tarih kongresi toplanmıştır. Yapılan çalışmalarda Türklerin sarı ırktan değil beyaz ırktan olduğu, Türk tarihinin sadece Osmanlılarla sınırlı olmadığı, Osmanlı öncelerine kadar uzandığı, Türklerin uygarlık yıkıcıları değil uygarlık taşıyıcıları olduğu, gittikleri yerlere kendi uygarlıklarını da götürdükleri, dünya uygarlığına katkıda bulundukları, başta Anadolu ve Irak olmak üzere birçok bölgede uygarlık kuran ilk milletlerin Türkler olduğu, Anadolu’da yaşayan Türklerin Orta Asya’dan geldikleri ve eski kültür yaratıcılarıyla aynı özellikleri taşıdıkları görüşü kabul edilmiştir.

3. Kültür Çalışmaları

Atatürk milleti de kültüre dayalı olarak tanımlamış ve “bir kültürden olan insanlardan oluşan topluluğa millet” denir demişti. Millî bağımsızlık ile millî kültürü eş olarak görmüş, bin bir emekle kazanılan millî bağımsızlığın korunması ve sürdürülebilmesi için ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarma” idealini Türk Milletine bir miras olarak bırakmıştır. Kendi kuşağının yapması gerekenleri saptamış ve bunları birer birer uygulama alanına koymuştu. dil, tarih ve güzel sanatlar alanında yapılan çalışmalarla millî kültürün araştırılması, incelenmesi, öğretilmesi ve korunması çağdaşlaştırılması mümkün olabilmiştir.

4. Güzel Sanatlardaki Gelişmeler

a. Resim

Cumhuriyetten sonra güzel sanatların gelişmesine Atatürk büyük bir destek vermiştir. Laikliğin benimsenmesiyle sanatçıları sınırlayan bazı algılar ortadan kaldırmış, ilk ve ortaöğretim programlarına resim dersi konmuş, resim öğretmeni yetiştirmek üzere Gazi Eğitim Enstitüsü açılmış (1926), Sanayi Nefise Mektebi Güzel Sanatlar Akademisi’ne dönüştürülerek mimarlık ve heykelcilik bölümleri eklenmiştir. Sanatçılar teşvik edilmiş, sergiler açılmış, sergilerden eserler alınarak sanatçılara yardım edilmiştir. Devletin çeşitli kurumları sanatçılara resim ısmarlamış ancak içeriğine karışmamıştır. Sanatçılar Millî Mücadele’yi, yapılan devrimleri konu alan çeşitli resimler yapmışlar, 1933’te Ankara Halkevinde Onuncu Yıl İnkılap Sergisi açmışlardır. Aynı yıl kurulan D grubu, resim sanatına yenilik getirmek üzere sergiler yanında sanat tartışmalarını da başlatmışlardır. Sanatla ilgili konferanslar verilmiş gazetelerde dergilerde yazılar yazılmış eleştiriler yapılmıştır.

b. Heykel

Başta İstanbul ve Ankara olmak üzere ülkenin dört bir yanı heykellerle süslenmiştir. Avusturyalı Kippel tarafından yapılan Atatürk’ün ilk heykeli 1926’da Sarayburnu’na konmuştur.

c. Müzecilik

Maarif Vekili İsmail Safa Bey 6 Kasım 1922’de bir genelge yayınlayarak arkeolojik ve etnografik eserlerin korunması için müzeler açılmasının gerekliliğini bildirmiştir. Bu genelge üzerine çeşitli yerlerde müzeler açılmaya başlanmıştır. 1924 yılında Topkapı Sarayını bazı bölümleri müzeye dönüştürülmüş, 1925’te Millî Saraylar idaresi kurulmuştur. 1925’te Ankara’da Etnografya Müzesi’nin temeli atılmıştır. 1927’de Konya Mevlana Müzesi açılmıştır. 1934 yılında bakanlar kurulu kararıyla Ayasofya müze haline getirilmiş ve 1937’de Dolmabahçe Sarayı’ndaki Veliaht Dairesi, Resim ve Heykel Müzesi’ne dönüştürülmüştür.

d. Müzik

Cumhuriyet döneminde okullara müzik dersi konunca bu dersi öğretecek öğretmenleri yetiştirmek üzere 1924’te Musiki Muallim Mektebi açılmıştır. Darülelhan da konservatuara dönüştürülmüştür. 1926 ve 1929 yılları arasında ülkenin çeşitli yerlerinden halk ezgileri derlenmiştir. Musiki Muallim Mektebi, Millî Musiki ve Temsil Akademisine dönüştürülmüş daha sonra da bu ad Ankara Konservatuarı olarak değiştirilmiştir. Çok sesli müzik konusunda Batılı müzik adamlarının bilgi ve birikimlerinden istifade etmek gerekli görülmüştür. Bu amaçla 1935’te Paul Hindemith Ankara’ya çağrılmış ve onun görüşleri doğrultusunda hareket edilmiştir. Carl Ebert’in Müdürlüğe atanmasından sonra konservatuar kuruluşunu tamamlamıştır. Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Necil Kazım Akses, Cemal Reşit Rey gibi çok sesli müzik alanında batıda eğitim gören kişiler konservatuarda görev alarak Türk gençlerinin yetişmelerine katkıda bulunmuşlardır. Macar Besteci Bela Bartok ile Adnan Saygun Anadolu’da taramalar yaparak halk arasında yaşayan çeşitli eserleri derlemişlerdir. Mızıka-i Hümayun Ankara’ya getirtilerek önce Cumhurbaşkanlığı Musiki Heyeti daha sonra da(1933’te) Cumhurbaşkanı Filarmoni Orkestrası olarak adlandırılmıştır.

e. Opera, Bale, Tiyatro ve Sinema

Opera ve balenin ülkemizde yer almasında Atatürk’ün kişisel çabaları etkili olmuştur. Daha Sofya’da Ataşemiliter iken izlediği Carmen (Karmen) operasından etkilenen Atatürk, Opera’nın Türk kültür yaşamına girmesinde de öncü olmuştur. Cumhuriyetin ilanından sonra bir devlet konservatuarının kurulması kararlaştırılmıştır. Konservatuarda sadece müzik eğitimi verilmemiş opera, bale ve tiyatro eğitimi de verilmiştir. İlk millî opera denemesi İran Şahı Rıza Şah Pehlevi’nin Türkiye’yi ziyareti üzerine, 1934’te Librettosu (metni) Münir Hayri Egeli tarafından yazılan, bestesi Adnan Saygun tarafından yapılan Özsoy Operası olmuştur.

1923’te İzmir’de temsil veren Darülbedayi’de Bedia Muvahhit’in rol almasını Mustafa Kemal Paşa da desteklemiştir. Darülbedayi’nin başına 1927’de Muhsin Ertuğrul’un getirilmesi Türk tiyatro tarihinde bir dönüm noktası olmuş, basit komedi türleri yerine Shakespeare, Moliere, Tolstoy, Schiller, Musahipzade Celal, Halit Fahri, Faruk Nafiz gibi yabancı ve yerli tanınmış yazarların eserleri sahneye konulmuştur. Darülbedayi 1934’te Şehir Tiyatrosu adını alarak Türk kültürünün gelişmesine kaynaklık etmiştir.

Cumhuriyet döneminde ise Muhsin Ertuğrul’un İpek Film adına çalışması Türk sineması için bir dönemeç olmuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarında sinema, eğlencenin yanında bir eğitim aracı olarak görülmüştür. Bu nedenle de Cumhuriyet Halk Partisi’ne bağlı bir kurum olan halkevlerinde çeşitli filmler gösterilmesi için makineler, filmler alınmış, halk bir yandan eğlendirilirken diğer yandan da bilinçlendirilmeye, güzel sanatlardan aldığı zevk yükseltilmeye çalışılmıştır. Sovyet sinemacılarından da yararlanılmış ve 1934’te “Türkiye’nin kalbi Ankara” adlı film Sovyetler Birliği sinemacılarınca çekilmiştir. Bunun yanında “Türk İnkılabında Terakki Hamleleri” adlı bir film daha çekilmiş ve resmî günlerde halka izlettirilmiştir. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 14

ÜNİTE 4 – ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI VE UYGULAMA ESASLARI

A. YENİ TÜRK DEVLETİ’NİN DIŞ İLİŞKİLERİ (1923-1938)

1.Dünya Savaşından sonra Mağlup devletler, savaş sonrası anlaşmalar çerçevesinde oluşan statükoyu değiştirmek üzere revizyonist tutum benimsemişler, buna karşılık galipler kendilerinin belirlediği mevcut durumun korunması için, anti-revizyonist tutum benimsemişlerdir. Türkiye, savaştan yenik çıkanlar arasında bulunmasına rağmen revizyonist bir politika izlememiştir. Türkiye’nin böyle bir tutum benimsemesinde şüphesiz, verdiği millî kurtuluş mücadelesinin zaferle sonuçlanması ve Lozan’da yapılan anlaşma ile Sevr Antlaşması’nı geçersiz kılacak bir sonuca ulaşmasının etkisi vardır.

Yeni Türkiye Devleti dış politikada tarihî dost ve düşman kavramları yerine, millî çıkarlar doğrultusunda Avrupalı devletler ve Sovyetler Birliği ile ayrı ayrı görüşerek gerçekçi bir tavır sergilediği görülecektir. İlkesel olarak gerçekçilik, hukuka bağlılık, millî siyaset, yurtta sulh cihanda sulh prensipleri ile yürütülen Türk dış politikasının temel amaçları ise “millî bir devlet kurmak, tam bağımsızlık, taklitçi olmayan bir demokratlaşma ve modernleşme, daha adil bir devletlerarası düzen” olarak formüle edilebilir.

B. ATATÜRK’ÜN DIŞ POLİTİKADAKİ UYGULAMA ESASLARI

a. Gerçekçilik

Atatürk’ün dış politikası gerçekçidir, maceradan uzak durmayı hedefler. Türk milletinin gücünü ve imkânlarını bilmek kadar, karşısındaki devletlerin ne yapacaklarını veya ne yapamayacaklarını, gerçekçi ve doğru değerlendirmiş olan bir uygulama görülür.

b. Tam Bağımsızlık

Bu bağımsızlık siyasi, iktisadi, mali, askerî ve kültürel açıdan bağımsızlıktı ve bunlardan ödün verilemezdi. Bu ilkeden hareketle, gerek Millî Mücadele süresince Batılı devletlerle yapılan görüşmelerde gerekse Lozan Barış görüşmeleri sonrasında, bağımsızlık ilkesine gölge düşürebilecek her konuda kararlı davranılmıştır.

c. Barışçılık

Bölgesinde barışı korumada üzerine düşeni gerçekleştiren genç cumhuriyet, teslimiyetçi ve pasifist bir politika da izlememiştir. Yani, barış içinde yaşamak için gerekli hazırlıkları yapmak, gerekirse barış için savaşa hazır olmak kararlılığıyla hareket edilmiştir.

d. Akılcılık

Akılcılık ilkesi doğrultusunda yeni devlet uluslararası hukuka bağlı kalmıştır. Uluslararası ilişkilerde, tarihî dostluk ve tarihî düşmanlık yerine, değişen şartlar ve karşılıklı yarar ilişkileri esas alınmıştır. 1923-30 yılları arası Batı ile olan problemlerinden dolayı Türkiye, Batılı ülkelere mesafeli durmuş, Sovyetlere ise nispeten mütereddit yaklaşmıştır. 1930 sonrasında ise İtalya’nın yayılmacı politikalarından duyduğu endişelerden ötürü, İngiltere ve Fransa ile iyi ilişkiler içine girmiştir.

e. Güvenlik Politikası ve İttifaklar Sistemi

Barışın korunması için Türkiye’nin salt kendi gücünün yetersiz kalabileceği durumlarda ülkenin güvenliğini sağlamak için uluslararası politikanın gereği olarak yürütülecek denge politikaları çerçevesinde bölgesel barışın korunması için başka devletlerle ittifaklar yaparak ülkenin güvenliğini sağlamak ilke olarak benimsendi. Türkiye’nin coğrafi konumuna bağlı olarak yani Türkiye’nin Sovyetlerle komşu oluşu, Boğazların Türkiye’nin kontrolünde oluşu ve Türkiye’nin ekonomik ve stratejik açıdan önemli bir Orta Doğu ülkesi oluşu gibi nedenlerle dış politika belirlenmesinde bu konuma bağlı politikalar üretilmiştir.

C. LOZAN’DAN KALAN MESELELER VE BATILI DEVLETLERLE İLİŞKİLER

Türk heyeti Lozan’a giderken savaş sahasında galip gelmiş ve istilacı kuvvetleri denize dökmüş olmanın avantajını kullanma imkânına sahipti. Ancak uzun savaş yıllarının etkisiyle çok kötüleşen ekonomik şartların ve yetişmiş, üretici insan gücü açısından büyük sıkıntılar içindeydi. Türkiye’nin güvenliğinden duyduğu endişe onun dış politikasını büyük oranda belirlemiştir. 1923-30 yılları arası Batı ile olan problemlerinden dolayı Türkiye, Batılı ülkelere mesafeli durmuş, Sovyetlere ise yaklaşmıştır. Lozan dahil olmak üzere bu süreçte Sovyetler Birliği’nin diplomatik desteği sağlanmıştır. 1930 sonrasında ise, İtalya’nın yayılmacı politikaları ve Akdeniz bölgesinde hâkimiyet kurma çabalarının yarattığı uluslararası endişeyi doğru değerlendirerek İngiltere ve Fransa ile yakınlaşmıştır. Türkiye’nin istikrarı ve bölgedeki tarihî ve kültürel etkinliği dolayısıyla İngiltere ve Fransa gerek Hatay gerekse Boğazların kontrolü meselesinde Türkiye’nin isteklerini daha ılımlı karşılamışlardır.

1. Türk-İngiliz İlişkileri ve Musul Meselesi

Osmanlı İmparatorluğu’nda artan Alman nüfuzu, Hicaz demiryolu projesi ve I. Dünya Savaşı’nda yaşananlar, 19. yüzyıl geleneksel İngiliz siyasetinin tamamıyla değişmesine ve Osmanlı İmparatorluğu’nun artık paylaşılması noktasında bir karara doğru gidişi beraberinde getirmiştir. Ancak, Anadolu’daki Millî Mücadele ile kazanılan zaferi, Türkiye’nin bağımsızlığının uluslararası platformda tanındığı Lozan Antlaşması’nın takip etmesiyle iki ülke arasında yaşanan en önemli sorun Lozan Barış Antlaşması’nda uzlaşılamayan ve çözümü ikili görüşmelere bırakılan Musul meselesi olmuştur.

Musul, İngiltere için zengin petrol yatakları, İngiliz sömürgesi olan Hindistan’a giden yolun güvenliği ve Orta Doğudaki çıkarları açısından stratejik ve ekonomik bir bölge idi. İngiltere, I. Dünya Savaşı sırasında İtilaf Devletleri’nin diğer üyelerini, Musul’un kendisine verilmesi konusunda ikna etmiştir. İngiltere bölgeye olan ilgisini hayata geçirmiş ve Türk birliklerinin kontrolünde olan bölgeyi Mondros Mütarekesi’ne aykırı olarak 15 Kasım 1918 tarihinde işgal etmiştir. Ancak, son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin kabul ettiği Misak-ı Millî belgesinde Musul, vatanın bir parçası saymış ve Sevr Antlaşması’nı tanımadığını açıklamıştır. Buna rağmen Nisan ayında toplanan San Remo Konferansı’nda, Fransa ile İngiltere arasında yapılan görüşmelere bağlı olarak, İngiltere’nin ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 15

Fransa’ya Avrupa ve Orta Doğu’da vereceği desteğe karşılık Musul’u kendi kontrolüne aldığını görüyoruz. Türk Millî Mücadelesinin başarıya ulaşmasından sonra başlatılan Lozan görüşmelerinde İngiltere, Milletler Cemiyeti tarafından belirlenmiş Irak Mandateri sıfatıyla Musul’u Türklere bırakmamak konusundaki ısrarını sürdürmüştü. Antlaşmanın tehlikeye girmemesi için, Musul sorununun daha sonra taraflar arasında yapılacak ikili görüşmeler yoluyla halledilmesine dair İngiltere’nin görüşü, Türkiye tarafından da uygun görülmüştü.

Türk-İngiliz görüşmeleri 1924 yılı Mayıs ayında başlamıştır. Lozan Antlaşması’nın ilgili hükmü, bu görüşmelerin başarısızlığı durumunda, sorunun Milletler Cemiyeti’ne götürülmesini öngörüyordu. Musul sorunu, Milletler Cemiyeti konseyi tarafından 30 Eylül 1924’te görüşülmeye başlandı. Milletler Cemiyeti Konseyi tarafından kurulan komisyon, Musul’un İngiltere mandası altındaki Irak’ın bir parçası sayılması gerektiğini söyledi. Misak-ı Millî sınırları içerisinde yer alan Musul’u geri almak için Türkiye açısından, güce başvurmaktan başka çare kalmamıştı. Bununla birlikte ülke içerisinde yaşanan yeni yapılanma ve Şeyh Sait İsyanı gibi iç nedenlerle Misak-ı Millîden taviz sayılabilecek geri adımı atmak zorunda kalan Türkiye, 5 Haziran 1926’da yaptığı anlaşma ile (Türkiye, İngiltere ve Irak Hükûmeti) Musul’u, İngiltere’nin mandasındaki Irak’a bıraktı.

Türkiye bir kez daha Millî Mücadele döneminde olduğu gibi uluslararası platformda yalnız kaldığını anladı ve 17 Aralık 1925’te Sovyetlerle bir tarafsızlık ve saldırmazlık anlaşması imzaladı.1932 yılından sonra barıştan yana olan Türkiye imajı dünyada giderek kuvvetlenmiş ve bu yeni imajı ile Ankara’nın, gerek komşuları ile ortak savunma paktları kurmak ve güvenlik antlaşmaları yapmak gerekse uluslararası platformlarda üstlendiği yapıcı ve aktif rolün dünya barışına katkısı sıkça vurgulanmaya başlamıştır. Türkiye’nin savaşı kanun dışı ilan eden Briand-Kellog Paktı’na katılması (1929 Ocak), yine bu tarihte bir İngiliz filosunun İstanbul’u resmî olarak ziyareti ve 1932’de Milletler Cemiyeti’ne üye olması Türk-İngiliz ilişkilerinin önemli gelişmelerindendir. 1936’da İtalya’nın Balkanlar ve Orta Doğu’da tehditlerini artırması üzerine, önce Fransa’yla anlaşan İngiltere, bir İtalyan saldırısı karşısında İspanya, Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiye’ye garanti vermiştir. Bu karşılıklı garantiler sistemine Akdeniz Paktı adı verilmiştir.

2. Türk-Fransız İlişkileri ve Hatay’ın Anavatana Katılması

20 Ekim 1921’de Ankara antlaşması imzalanmıştı. Bu antlaşma sadece Türkiye Suriye sınırını çizmekle kalmamış, aynı zamanda Türk-Fransız ilişkilerini de düzenlemişti. Fransa ile İkili ilişkiler ancak Türkiye ile İngiltere arasındaki Musul anlaşmazlığının çözümlenmesi ile Mayıs 1926’da imzalanabilen Dostluk ve İyi Komşuluk Sözleşmesi ile rayına oturtulabilmiştir.

· Türkiye ile Fransa arasında sorun olan konu Türkiye’deki Fransız misyoner okullarındaki Türkçe dilde ders konusudur. Fransa Hatay dolayısıyla Suriye Türkiye ilişkilerinde belirleyici olmaya çalışırken eğitim kurumlarındaki kontrolü elden bırakmamak için büyük çaba sarf etmiştir.

· Diğer bir konu ise Osmanlı borçları konusudur. 1929 dünya ekonomik buhranına bağlı olarak ödeme güçlüğü sonrası Türkiye borç ödemesini ertelemek istemiş, yapılan itirazlar sonucu Nisan 1933’te Paris’te yeni bir borç sözleşmesi imzalanmıştır.

· Türkiye ile Fransa arasında diğer bir sorun ise, Adana-Mersin demiryolunun satın alınmasıyla ilgilidir. 1929 Haziran’da yapılan bir anlaşma ile sorun çözüme kavuşmuş ve Adana-Mersin demiryolu Türkiye’ye teslim edilmiştir. Bu anlaşmaların ortaya çıkmasında ve Hatay meselesinde Fransa’nın düzelen Türk-İngiliz münasebetlerini göz önüne aldığı söylenebilir.

· 1930’lu yıllarda iki ülke ilişkileri Hatay sorunu etrafında şekillenmiştir. İskenderun Sancağında Türkler nüfusun çoğunluğunu teşkil ettikleri için bu bölge Misak-ı Millî hudutları içinde idi. Ancak, 20 Ekim 1921’de Fransa ile yapılan Ankara Antlaşması ile İskenderun Sancağı Türklerine özerklik kazandırılmıştı. Suriye’nin bağımsızlığını ilan etmesiyle başlayan İskenderun sancağı problemi Sandler Raporu ile aşılarak, 27 Ocak’ta Milletler Cemiyeti Konseyinde oy birliği ile kabul edildi. Bu prensip anlaşmasıyla İskenderun Sancağı, yeni adıyla Hatay, içişlerinde bağımsız, fakat Suriye ile gümrük birliği hâlinde olan bir statüye kavuşturuluyor ve bir Anayasa ile idare edilen “ayrı bir varlık” teşkil ediyordu. Ancak, Sancak’ın bu yeni statüsü uygulanırken bazı sorunlar çıktı. 1937 Antlaşmalarına göre 15 Nisan 1938’e kadar Sancak’ta seçimlerin yapılması gerekmekteydi. Ağustos’ta yapılan seçimler sonucunda 40 milletvekilinden 22’sini Türkler kazandı. Bütün milletvekilleri Meclis’te Türkçe yemin ederek göreve başladılar. Meclis Sancağa Türkçe adıyla Hatay Devleti adını verdi. Eylül 1938’de kurulan Hatay Devleti bir yıl kadar bağımsız kaldıktan sonra, 29 Haziran 1939’da Hatay Meclisi son toplantısını yaparak, oy birliğiyle Anavatan’a katılma kararı alacaktır.

3. Türk-Yunan İlişkileri

Türk-Yunan ilişkilerinde Yunanistan’ın 20.yüzyıl başlarındaki dış politikasının amacını, Anadolu’da Rum nüfusun yaşadığı bölgelerin Yunanistan’a ilhakı, diğer bir deyişle Megali İdea kapsamında Yunanlıların kaybettikleri toprakların elde edilmesi teşkil etmiştir. Bu politikanın, yani anavatan dışında yaşayan soydaşların bulundukları toprakları devlet sınırlarına dâhil etme politikasının (irredantizm/kurtarımcılık) savunusunu uzun yıllar başbakanlık mevkiinde oturan, Lozan Barış görüşmelerinde Yunanistan temsilcisi olan, Liberal Parti başkanı Eleftherios Venizelos yapmıştır.

Yunanistan’ın, 1919 Paris Barış Konferansı’nda vaat edilen toprakların elde edilmesi yönünde giriştiği ve 1922’de Türk ordusunun zaferi ile sonuçlanan Türk Millî Mücadelesi, Yunan tarihine “Küçük Asya Felaketi” olarak geçmiştir.

a. Nüfus Mübadelesi

Türk-Yunan Ahali Mübadelesine Dair Sözleşme’nin tatbiki ile Türkiye ile Yunanistan arasında gerçekleştirilen nüfus değişimi, ilk zorunlu nüfus değişimi olarak tarihteki yerini almıştır. Türkiye’deki Ortodokslarla Yunanistan’daki Müslümanların değişimi sağlanmıştır. İlişkilerdeki asıl mesele, Mübadele sözleşmesinin ikinci maddesinden kaynaklandı. Buna göre, Mübadele İstanbul’da oturan Rumları ve Batı Trakya’da oturan Müslümanları kapsamayacaktı. Bu maddenin uygulanması ile ilgili olarak ortaya çıkan anlaşmazlık, iki ülkeyi savaşın eşiğine kadar getirmiştir. Söz konusu anlaşmazlık Türk-Yunan İlişkilerinde établi (yerleşik veya oturmakta olan) meselesi olarak tarihe geçmiştir. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 16

b. Etabli Meselesi

Karma Komisyonun kurulması ve mübadele sürecinin başlaması ile mübadele dışı kalacak İstanbul Rumları ile ilgili olarak uzun süre yaşanacak bir gerginlik ortaya çıkmıştır. Türkiye, sadece 30 Ekim 1918’den önce İstanbul Belediye sınırları içinde “yerleşik bulunan” Rumların İstanbul Rum’u kabul edilebileceği savunuluyordu. Yunanistan ise mümkün olduğunca fazla sayıda Rum’u İstanbul’da bırakmak amacıyla, belirtilen tarihten önce her ne sebeple olursa olsun İstanbul’da bulunan Rumların mübadeleden muaf tutulması gerektiğini ileri sürmekteydi. Sonuç itibariyle iki ülke 10 Haziran 1930 yılında Ankara Antlaşması imzalamışlardır. Antlaşmaya göre doğum yerleri ve geliş tarihleri ne olursa olsun İstanbul’da bulunan Rumlar mübadeleden muaf tutulmuşlardır. Mübadillerin ayrıldıkları ülkelerde bıraktıkları malların mülkiyet hakkı bırakılan ülkeye ait olacaktır.

c. Patrikhâne Meselesi

Türkiye ile Yunanistan arasında Lozan Barış Konferansı’nda tartışılan bir diğer konu, İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi’nin Türkiye topraklarında kalıp kalmaması olmuştur. Türk hükümeti Patrikhane’nin siyasi bir kurum olduğuna dikkat çekerek, Patrikhane’nin sınır dışına çıkarılmasında ısrar etmiştir. Ancak, Türkiye’nin Patrikliğin ülkeden çıkarılması yönündeki tekliflerine Yunanistan ile birlikte diğer Avrupalı devletler de itiraz etmişlerdir.

Sonuçta, antlaşma metninde yer almamakla birlikte Venizelos’un, o an için görevde bulunan Türkiye ile iyi ilişkiler kurma taraftarı olmayan Patrik IV. Meletios’un görevden uzaklaştırılacağı ve bundan sonra Patrikhane’nin tüm siyasi hak ve yetkilerinden arındırılarak sadece dini bir kurum olacağı, sözü ile anlaşmaya varılmış ve Fener Rum Patrikhanesi Türkiye’de kalmıştır.

Yunanistan Lozan Antlaşması’nda çizilen çerçeveye rağmen Türkiye’deki patriklik seçimlerine müdahil olmuştur. Türkiye, Patrikhane’nin bir Türk kurumu olduğuna dikkat çekerek, iç işlerine dışarıdan müdahale edilmesine izin vermeme konusunda kararlılık göstermiş, Konstantinos Arapoğlu’nun sınır dışı edilmesine karar vermiştir. Bu olay Türk dış politikası açısından büyük bir öneme sahiptir.

1930’lu yıllar, Türk-Yunan ilişkilerinde yakınlaşma esasına dayanan yeni bir dönem olmuştur. Bunda, özellikle İtalya ve Bulgaristan’ın Akdeniz ve Balkanlarda yayılmacı siyaset takip etmesinin ve bu bağlamda, Bulgaristan’ın Makedonya ve Batı Trakya ile ilgili konularda Yunanistan’la sorunlar yaşamasının önemli bir etkisi vardır. Tarafların karşılıklı olarak meselelerin barışçı yollarla çözümü gerektiği mesajları vermeleri sonucunda 10 Haziran 1930 tarihinde mübadele meselesinden doğan siyasi ve ekonomik meselelere son noktayı koyan Ankara Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşmaya göre yerleşme tarihleri ve doğum yerleri ne olursa olsun İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türkleri yerleşmiş (établi) kavramı içine dâhil edilmişlerdir. İki ülkenin üniversitelerinde karşılıklı olarak kürsüler açılsa da ilişkilerdeki bu olumlu ortam II. Dünya Savaşı ile birlikte sona erecektir.

4. Türk-İtalyan İlişkileri

Lozan’dan sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte, Millî Mücadele sırasındaki dostça tutumları da göz önüne alınarak, İtalyanlarla iyi münasebetler tesis edilme yoluna gidildi. Ancak, ekonomik alanda gelişen iyi münasebetler siyasi alanda aynı görüntüyü vermedi. Mussolini’nin, İtalya’da iktidara geldiği ilk andan itibaren, Roma İmparatorluğu’nu canlandırmak için sömürgecilik ve yayılmacılık politikasına yönelmesi, Büyük İtalya, Bizim Deniz, Akdeniz gibi kavramlarla ortaya çıkması, Türkiye’de de endişe uyandırmıştır.

4 Ocak 1932 tarihinde iki ülke arasında Anadolu sahillerine yakın ada ve adacıkların durumunu açıklığa kavuşturan Akdeniz Anlaşması yapılmıştır. İngiltere ile İtalya’nın yakınlaşması ve Ocak 1937’de Akdeniz ile ilgili olarak bir anlaşmaya varmaları, Türkiye ile İtalya’nın da yakınlaşmasına yol açmıştır. Yapılan Akdeniz anlaşması ile İtalya, Akdeniz’de mevcut durumu kabul ettiğini bildirmiş, böylece, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne yönelik bir politika takip etmeyeceğini açıklamıştır. Türk-İtalyan ilişkilerinin 1923-1938 döneminde diplomasi alanında sorunlar yaşanırken ticari ilişkilerin arttığına da işaret etmeliyiz.

5. Türk-Sovyet İlişkileri

26 Nisan 1920’de Mustafa Kemal Paşa’nın V.İ. Lenin’e gönderdiği mektubu Türk-Sovyet ilişkilerinin başlangıcı olarak gösterebiliriz. Bu mektupta iki hükûmet arasında diplomatik ilişkilerin tesisi teklif ediliyor ve Anadolu’daki harekete Sovyetlerin destek vermesi, emperyalist devletlere karşı müşterek bir mücadelenin gerekliliğinin altı çiziliyordu. Böylelikle Türk hükûmetini ilk tanıyan devlet olarak Sovyetlerle ilişkiler tesis edilmiştir. Lozan’da halledilemeyen sorunlara karşı Batılı devletlerin tavrı, Türkiye ve Sovyet Rusya ilişkilerinde belirleyici olmuştur.

Sovyetler Birliği’nin kuruluşundan itibaren ‘sürekli devrim’ mantığı içinde hareket ederek etrafındaki ülkelere ‘rejim ihraç etme’ arayışında olduğunu biliyoruz. Türkiye’nin batı ülkeleri ile yakınlaşmasına tepki gösterirken ilişkilerin tamamen kopmamasına, Türkiye’nin tümüyle Batı’ya yönelmemesine dikkat etmişlerdir. Bu süreç içinde Türkiye’nin başbakanlık düzeyinde yaptığı gezilerde kendi gelişmişliklerini ve sistemlerinin üstünlüğünü göstermeyi önemsemişlerdir. Siyasi ilişkilerin eski samimiyetini kaybetmeye başladığı süreçte ise kültür ve sanat çalışmalarına ağırlık vererek Türkiye’deki düşünce ortamını etkilemeye çalışmışlardır.

Ankara’da Millî Hükûmetin kurulmasından önce, Sovyetler Birliği Türkiye ile de ilgilenmiş, gerçekleştirmek istedikleri Dünya Proleter İhtilalinde Türkiye’nin yer alabileceğini düşünmüştür. Anadolu’da Mustafa Kemal’in önderliğinde başlayan mücadeleyi yürüten lider kadro ise tamamen farklı düşünüyordu. Sovyetlerden yardım alabilmek gayesiyle kontrol altında tutulmak şartıyla komünist propagandalara bir süre göz yumulmuş ve resmî Türkiye Komünist Fırkası (Partisi) kurulmuştur. Durum tehlikeli bir hâl alınca da, resmî Türkiye Komünist Fırkası kapatılmış ve takibata geçilmiştir.

Sovyetler Mustafa Kemal’in Batılılarla uyuşma ve uzlaşması ihtimalinden endişe duymuşlardır. Millî Mücadele sonrası Lozan Barış Konferansı döneminde Boğazlar meselesi dolayısıyla Sovyetler konferansa özellikle ilgi göstermiş, Boğazlar Meselesi tartışılırken Konferansa davet edilmiştir. Türkiye, Batılılar karşısında yalnız kalmamak için, Sovyetlerin katılmasını özellikle istemiştir. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 17

Lozan Barış Antlaşmasının imzalanmasından Avrupa’daki savaş buhranlarının başladığı devreye gelinceye kadar, Türk-Sovyet münasebetleri üç unsurun tesiri altında gelişmiştir: Ticari münasebetler, komünizm meselesi ve Türkiye’nin Batı ile münasebetlerini düzeltmesi ve geliştirmesi.

TİCARİ İLİŞKİLER: Sovyetler Birliği, ticari ve ekonomik münasebetler yoluyla Türkiye’yi nüfuzu altında tutmaya çalışmıştır. Türkiye ise, dış ticaretini Sovyetlerin tekeli altına sokmaktan kaçınarak, Batı ile ticari ilişkileri geliştirmeye özen göstermiştir. Türk ve Sovyet ilişkilerinde karşılıklı yaşanan özellikle iktisadi ve ticari konulardaki sorunlar, 1927 tarihli Ticaret Antlaşması ile çözüme ulaşmıştır. Yine, savaşa karşı hazırlanmış bir belge olan Litvinov Protokolü’ne Nisan 1929 tarihinde Türkiye de katılmıştır.

KOMÜNİZM MESELESİ: Komünizm meselesi ile Sovyet-Türk münasebetlerini birbirinden ayrı tutmaya dikkat eden Türk hükûmetinin bu tutumu Sovyetleri hoşnut bırakmamıştır. Sovyetler ise ilişkileri, Türkiye’deki komünizm propagandası ile birlikte değerlendirmiştir.

TÜRKİYENİN BATI İLE İLİŞKİLERİ: Türkiye’nin batı ile dış münasebetlerinden duydukları endişelere rağmen, Sovyetler Birliği milletlerarası durumu kendileri için henüz güvenli görmediklerinden Türkiye’ye önem vermeye devam etmişlerdir. Musul anlaşmazlığı sırasında, Türk-İngiliz münasebetlerinin gerginliği, buna karşılık 1 Aralık 1925’te İngiltere, Fransa, İtalya, Belçika, Polonya ve Çekoslovakya’nın imzaladıkları Locarno Antlaşması’yla Almanya’nın Batılıların yanında yer alması ihtimali, 17 Aralık 1925’te Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında Dostluk ve Saldırmazlık antlaşmasının imzalanması sonucunu vermiştir. Türkiye için olduğu kadar, Türkiye’nin Batılılara katılmasından duyduğu endişe bakımından Sovyet Rusya için de tatmin edici olan bu anlaşmaya göre Türkiye, Rusya’ya bilgi vermeden ve bazı hâlde de onun rızasını almadan Batı devletlerinden herhangi birisiyle anlaşma yapmayacaktı. Söz konusu anlaşma 1945 Mart’ında Sovyetler Birliği tarafından feshedilinceye kadar yürürlükte kalmıştır. Eğer bu antlaşma yürürlükte kalsaydı, Türkiye’nin NATO’ya girebilmesi söz konusu olmayabilirdi. Esasında Rusya Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs taleplerinde bulunarak anlaşmayı feshetmekle Türkiye’nin serbest hareket etmesini imkân vermiştir.

D. BALKAN DEVLETLERİYLE İLİŞKİLER VE BALKAN ANTANTI

Balkanlar, Pan-slavizm ve Pan-Germenizm akımlarının kendilerine nüfuz sahası yaratma çabaları verdikleri tam bir çatışma alanı idi. Balkanlarda savaş sonrası dönemde oluşan güç boşluğunu etnik kimlik ve milliyete dayalı millî yapılanmalar doldurdu. Bu bölgelerde “self-determinasyon” galip Batılı Güçlerin de savunduğu bir siyasi tercihti.

Lozan Barış Antlaşması sonrasında genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Yunanistan dışında Balkan ülkeleri ile sorunu kalmamıştır. Bu çerçevede, Türkiye Cumhuriyeti’nin Balkan ülkeleri ile ilişkilerini geliştirme ve Balkan devletleri ile bir pakt kurma fikrini gündeme getirdiğini görüyoruz. Türkiye Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Balkanlar, Balkan halklarına aittir” sözünden hareketle, Balkan Paktı’nın kurulması yönündeki fikrin hayata geçirilmesi için çaba sarf etmiştir. Balkanlarda, özellikle Türk-Yunan anlaşmazlığının çözümlenmesinden sonra meydana gelen yakınlaşma, bölgede bir işbirliği havası doğurmuştur denilebilir.

Arnavutluk ve Bulgaristan’ın mevcut statükoyu değiştirmekten yana (revizyonist) olmaları, buna karşılık Türkiye, Yugoslavya ve Yunanistan’ın statüko taraftarı bulunmaları anlaşmayı geciktirmiştir.

Bulgaristan’ın Balkan Birliğine katılmasını engelleyen iki mesele vardı:

· Azınlıkların haklarının korunması (Makedonya’da önemli miktarda Bulgar azınlığı vardı),

· Diğeri ise Ege Denizi’ne çıkabilmek için Bulgaristan’a bir mahreç (çıkış) verilmesi.

Ancak 1933’te Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan ve tarafların Trakya sınırını garanti eden Samimi Anlaşma Misakı, bu imkânı ortadan kaldırmıştı. Romanya, Bulgaristan’ın revizyonist isteklerinden endişe duyduğu ve kendi deniz ticareti de Boğazlardaki serbest geçişe bağlı bulunduğu için, bu anlaşmayı menfaatlerine uygun bulmuştu. Bulgaristan’ın Balkanlarda mevcut durumun korunmasına bu kadar tepki göstermesi Yugoslavya’yı endişeye sevk etti. Türk Dışişleri Bakanı’nın Belgrad’ı ziyareti sırasında, 1933’de, bir Dostluk ve Saldırmazlık Anlaşması imzalandı. Aynı yıl Almanya’da Nazi Partisi’nin iktidara gelmesi, Avrupa’da revizyonist gelişmelere zemin hazırlamıştı.

Balkanlardaki Alman ve İtalyan baskısı giderek artıyordu. Arnavutluk, İtalya’nın kontrolü altına girmişti. Bu durumda Balkanlarda Türkiye’nin önderliğini yaptığı statükocu devletler, aralarında yaptıkları ikili anlaşmaları birleştirerek dört devletin katılımıyla Balkan Paktı’nı imzaladılar (9 Şubat 1934). Bu anlaşma ile Türkiye-Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya sınırlarını karşılıklı olarak garanti ediyorlar, birbirlerine danışmadan herhangi bir Balkan devletiyle birlikte bir siyasi harekette bulunmamayı ve herhangi bir siyasi anlaşma yapmamayı taahhüt ediyorlardı. Zayıf doğan anlaşma, etkili bir iş birliğinin doğmasını sağlayamamıştır.

E. DOĞULU DEVLETLERLE İLİŞKİLER VE SADABAT PAKTI

Emperyalist Batı’ya karşı bağımsızlık mücadelesi veren Türkiye ve onun lideri Mustafa Kemal, Batılı devletlerin sömürgelerinde verilecek bağımsızlık savaşları Afganistan ve İran için örnek teşkil etmiştir. İtalya’nın Habeşistan’ı işgali Doğu Akdeniz’de İtalya tehdidini ortaya çıkarırken, İtalya’nın Asya’da bazı hedeflere yöneldiğini belirtmesi de Türkiye’yi bir yandan İngiltere’ye bağlanmaya götürmüş, öte yandan Orta Doğu devletleriyle iş birliği yapmak ve bazı savunma tedbirleri almak zorunda bırakmıştır.

8 Temmuz 1937’de Tahran’da Sadabad Sarayı’nda Türkiye-İran-Irak ve Afganistan arasında Sadabad Paktı adını alan anlaşma imzalandı. 5 yıl süreyle imzalanan bu anlaşmayla taraflar; Milletler Cemiyeti ve Briand-Kellog Paktına bağlı kalmayı, birbirlerinin içişlerine karışmamayı, ortak sınırlara saygı göstermeyi, birbirlerine karşı herhangi bir saldırıya girişmemeyi taahhüt ediyorlardı. Öte yandan bu ittifak karşılıklı yardım ve askerî yükümlülükler içermiyordu. Böylece Türkiye, batıda ve doğuda bir güvenlik sistemi kurmuş ve kendisi için önemli olan bu iki bölgede barış politikasını kuvvetlendirmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar varlığını sürdüren Pakt, 1955’te Bağdat Paktı’nın kurulması üzerine önemini yitirecektir. 1979 yılında Afganistan’da kurulan yeni rejim ve 1980 tarihinde yaşanan İran-Irak Savaşı Pakt’ı ortadan kaldıran gelişmeler olacaktır. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 18

F. TÜRKİYE’NİN MİLLETLER CEMİYETİ’NE GİRİŞİ

Türkiye’nin savaş sonrasında galip devletlerin kontrolünde olduğunu bilerek katılmakta acele etmediği Milletler Cemiyeti, aslında Versailles Antlaşması ile kurulan savaş sonrası düzenin devamını amaçlayan bir örgüttü. Lozan’da halledilemeyen Musul meselesinin halli sırasında yaşananlar dolayısıyla bir çekincesi vardı. Yine Türkiye’nin Sovyetler ile kurduğu ilişki göz önüne alındığında, Türkiye Cemiyete girerken, Sovyetlerin Cemiyet dışında kalması bir sorun olarak görülüyordu. İki savaş arası dünyada Milletler Cemiyeti ilkelerinin ihlal edildiği bir ortamda, Türkiye’nin barışçı tavrı Batılı ülkelerin, özellikle de İngiltere’nin takdirini kazanıyordu.

Ayrıca Türkiye, 1928 tarihli Briand-Kellogg Misakını imzalamış ve silahsızlanma konferansına da katılmıştı. Türkiye’nin cemiyete girişi, anılan bu gelişmeler sonrasında, İspanya temsilcisinin girişimi ve Yunan temsilcinin desteği üzerine, üyelerin çoğunluğun 6 Temmuz 1932’de Genel Kurula sunduğu önergenin oy birliğiyle kabulüyle gerçekleşmiştir.

G. MONTRÖ BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİ

Lozan Barış Konferansı’nda, Boğazlar sözleşmesi ile ilgili hükümler tartışılırken Türk heyetinin tüm itirazı ve gayretlerine rağmen, Türkiye’nin egemenlik haklarıyla çelişkili iki madde sözleşmeye dâhil edilmiştir.

· Birincisi, boğazlar trafiğini düzenleyecek ve buradan geçecek vasıtaların denetlemesi görevlerini üstlenecek Boğazlar Komisyonunun kurulmasıdır. Türkiye’nin kendi sınırları içinde ve ülke bütünlüğünün korunması için stratejik değerde bir bölgenin uluslararası bir kuruluşun yönetimine bırakılması, bölgede egemenlik haklarının sınırlandırılması demekti.

· İkincisi, Türkiye’nin güvenliği için oldukça önemli olan Boğazlar ve Marmara’nın askerden arındırılması ve silahsızlandırılmasıdır. Türkiye bu iki maddeyi kabul ederken, bunu “sulhu elde etmek için zaruretle katlandığı bir fedakârlık” olarak dile getirdi. Ancak silahların azaltılması ve silahsızlanmanın sağlanması amacıyla, 1925 Locarno Antlaşması ve 1932-34 Cenevre Genel Silahsızlanma Konferansı yapılmış olmasına rağmen, beklenen sonuç elde edilememiştir.

Kasım 1932’de İngiliz hükûmetince hazırlanan ve Aralık ayında Fransa, Almanya, İtalya, ABD ve İngiltere tarafından kabul edilen ve “herkes için eşit güvenlik sistemi çerçevesinde silahlanma eşitliğini tanıyan” Mac Donald planının kabul edilmesiyle Türkiye, Boğazların silahsızlandırılması ile ilgili hükümlerin iptal edilmesini ilk kez ve resmen talep etmiştir. Ancak Türkiye’nin talebi silahsızlanma konferansı ile doğrudan ilgili görülmediği için kabul edilmemiştir.

Mart 1936’da İngiliz Hariciye Nazırı Eden’i ziyaret eden Tevfik Rüştü Aras, İtalya’nın 12 Adaları askeri yönden güçlendirmesinden duyulan rahatsızlığı dile getirdi. Bu hamlenin Süveyş Kanalı’na ve Çanakkale Boğazı’na hükmetmek amaçlı olduğun dikkat çeken Aras, İtalya’nın Çanakkale Boğazı’na birkaç saatlik mesafede böylesine güçlendirilmiş adalara sahip olmasına karşın Türkiye’nin savunmasının engellemesinin tahammül edilemezliğine işaret etmiştir. Tevfik Rüştü Aras, 8 Nisan’da Sir P.Loraine ile yaptığı görüşmede Lozan sonrası gelişmelere işaret ederek Türkiye’nin dış politikasını iki temel olgu üzerine inşa etmeye çalıştığını belirtmişti: Uluslararası güvensizlik ve Avrupa’daki savaş tehlikesi.

Boğazlar Sözleşmesi’nin 18. Maddesi ile Türkiye’ye verilen teminat şu sebeplerle geçersiz kılınmıştı:

· Japonya Milletler Meclisi’nden çıkmıştır

· Kendisine uygulanan yaptırımların devam etmesi hâlinde İtalya uluslararası teminatlara bağlı kalmayı reddetmiştir.

Bu gelişmeler ışığında Türk Hükûmeti, İngiliz, Fransız, İtalya, Yunan, Bulgar, Japon, Romen, Sovyet ve Yugoslav Hükûmetlerini Montreux (Montrö)’de yeni bir görüşmeye davet etmiş ve 10 Nisan 1936’da “rebus sıc stantibus” (şartlar değişmiştir) prensibine dayanan bir nota vererek, genel tavrını açıklamıştır. 20 Temmuz 1936’da ise Montreux Boğazlar Sözleşmesi törenle imzalandı.

29 madde, dört ek ve bir protokolden oluşan Montrö Sözleşmesi’nin ilk maddesi, imzacıların genel kural olarak ulaşım özgürlüğü ilkesini benimsediklerini belirtmektedir. Bu özgürlükten, ticaret ve savaş gemilerinin savaş ve barış zamanında ve Türkiye kendini yakın bir savaş tehdidine maruz hissettiği zamanda nasıl faydalanacakları belirtilmiştir. Savaş durumunda Türkiye’nin savaşan taraf olup olmamasına göre, gemilerin geçişi farklı şartlara bağlanmıştır.

Günümüzde Boğazlardan geçen gemi trafiğinin denetimsizliğinin yarattığı sorun sözleşmenin 2. Maddesinden kaynaklanmaktadır. Buna göre: “Barış zamanında, ticaret gemileri, gündüz ve gece, bayrak ve yük ne olursa olsun, (sağlık denetimi dışında), hiç bir formaliteye tabi tutulmaksızın Boğazlardan geçiş ve gidiş-geliş tam özgürlüğünden yararlanacaklardır.

Sözleşmenin günümüzdeki tartışmalar açısından değişimini öngören son hükümleri de önemlidir. 28. madde Sözleşme’nin geçerlilik süresinin 20 yıl olacağını tespit ettikten sonra, ulaşım özgürlüğü ilkesinin sınırsız olduğunu belirtmekte ve feshi için imzacılardan birinin ön bildirimde bulunmasını yeterli görmektedir. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, geçerlilik süresi olan 20 yılı doldurmuş olmasına rağmen hâlen yürürlüktedir. Montrö antlaşması boğazlarda Türk hakimiyetini kesinleştiren antlaşmadır. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 19

ÜNİTE 5 – 1938’DEN 2002’YE EKONOMİK GELİŞMELER

A. II. DÜNYA SAVAŞI YILLARINDA VE SONRASINDA EKONOMİK DURUM (1939-1950)

1. Devletçiliğin Duraklama Yılları (1939-1945)

Atatürk sonrasında kurulan Dr. Refik Saydam Hükûmeti’nin programında üç konu ağırlık ve öncelik taşıyordu: Demiryolu yapımının devamı, denk bütçe politikası ve ‘devletçilik’ ilkelerine bağlılık.

Avrupa’da savaş başlayınca Türk hükûmeti bir milyon genci silahaltına almıştır. Sanayi ve hizmetler sektöründe yetişmiş iş gücü kıtlığı üretim ve verimliliğin düşmesine yol açmıştır. Savaş yıllarında yaygın hâle gelen mal kıtlıkları çok sayıda üretici ve aracının karaborsa yoluyla hızla zengin olmasına fırsat oluşturdu. 26 Ocak 1940’ta ulusal ekonomiyi ve savunmayı ilgilendiren konularda geniş yetkiler veren Millî Koruma Kanunu yürürlüğe kondu. 1942’de önce Ankara’da sonra İstanbul’da ekmek karneye bağlandı.

Türkiye savaş döneminde krom ve bor gibi stratejik önemi haiz madenleri yüksek fiyattan satma imkanı bulmuştur. Savaşan taraflar arasındaki rekabetten yararlanarak ordusunu takviye etmiştir. Hükümet olağanüstü ekonomik ve mali koşullar çerçevesinde “bir defaya mahsus” olarak yapılan düzenlemeyle; piyasadan para çekerek enflasyonla mücadele etmek, savaş yıllarının şartlarından yararlanarak ‘çok para kazanmış ancak bu kazancın vergisini vermemiş olanlardan’ vergi almak ve devlet gelirlerini artırmak amacıyla 1942’de “Varlık Vergisi”ni kabul etti. Ancak içten ve dıştan gelen yoğun baskılar karşısında Hükûmet 1943 yılında bu uygulamayı durdurdu.

2. Devletçiliğin Gerileme Dönemi (1946-1950)

II. Dünya Savaşı’nın son bulduğu (Mayıs 1945) günlerinde Türkiye’de “siyasal güç” ile “ekonomik güç” arasındaki çatışma yeni boyutlar kazanıyordu. Ülkede her türlü yokluğun, kıtlığın ve yoksulluğun nedenini “devletçilik” olarak gösteren bir grup politikacılar, yoksul halk kitlelerinin umudu oldular. Mevcut düzenlemelerin demokratikleştirilmesi talebiyle; Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü imzalarıyla verilen “dörtlü takrir”in reddedilmesi üzerine 1946’da Demokrat Parti’yi kurdular.

Seçim sonrasında kurulan Peker Hükûmeti dünyada meydana gelen yeni siyasal, askerî ve ekonomik dengeleri de dikkate alarak ülkenin dış ekonomik ilişkilerinde ve sanayileşme hedeflerinde yeni düzenlemelere girişti. Örneğin gerçekçi kur politikası arayışı içinde 1946’da TL, ABD doları karşısında %50 oranında devalüe edildi. 1 ABD doları 280 kuruş oldu. Ancak Peker Hükûmeti devalüasyona ve büyük sermayeye verilen tavizlere karşın, kamuoyunda aradığı desteği bulamadı. Zira dış ticaret açık vermeye devam etti. ABD’den beklenen mali destek sağlanamadı. Halk Partisi ile Demokrat Parti arasındaki siyasi çekişmelerin oluşturduğu siyasal istikrarsızlık yüzünden ülkede ekonomik istikrara yönelmek mümkün olmuyordu.

B. DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİ (1950-1960)

Menderes Hükûmetinin göreve başlamasından bir ay sonra, 1950’de Kore Savaşı başlamıştır. Savaşla birlikte uluslararası piyasalarda ham madde ve tarım ürünleri fiyatları hızla yükselmiştir. Bu beklenmedik koşullar Menderes Hükûmetinin tarım sektöründe üretimi artırmaya yönelik önlemleri hızla yürürlüğe koymasına olanak vermişti. Ardından hükûmet üç temel iktisadî hedefini de şöyle açıklamıştı:

1. Tarım Sektörüne Öncelik

· Yeni toprakların tarıma açılması sağlandı. Özellikle Doğu, Güneydoğu ve İç Anadolu’da meraların sürülmesine ve tahıl ekimine göz yumuldu. Bu durum tahıl üretimini artırırken hayvancılığı sınırlandırmıştı.

· Çiftçinin ürettiği buğday dünya fiyatları üstünde bir fiyatla alınırken, fiyat artışları tüketicilere yansıtılmadı. Toprak Mahsulleri Ofisi açıklarını Merkez Bankasına borçlanarak kapatıyordu. Bu uygulama enflasyonu arttırdı.

· Tarımın makineleşmesi hızlandırıldı. Dış kaynakla traktör ithalatı büyük ölçüde artırıldı. Yaşanan hızlı makineleşme tarımda iş gücü fazlası doğurdu. Bulundukları yerlerde istihdam edilemeyen işsizler büyük kentlere göçe zorlandı.

Bu üç temel politika yanında ucuz kredi, düşük vergi, uygun iklim koşulları ve elverişli ihraç fiyatlarıyla hükûmet, çiftçinin refahını 1953 yılının sonuna dek artırmayı başarmıştı. Ancak, 1954 yılından itibaren elverişsiz hava koşulları, tarımsal üretimin azalmasına ve ekonominin tarıma dayalı iç ve dış dengelerinin bozulmasına neden olmuştu.

2. Özel Sektör Öncülüğünde Sanayileşme

1950-1960 yılları arasında 20 özel banka kurulmuştu. ‘devletçilik’ döneminin temel kurumu Sümerbanktı, “Neo-liberal” dönemin temel finansal kurumu da özel kesime orta ve uzun vadeli sanayi yatırım kredisi vermek üzere kurulan Türkiye Sınai Kalkınma Bankası’dır. 1954 yılından itibaren baş gösteren döviz darboğazını aşmak için, Hükûmet, ithalatta liberalizme son verdi.

İthal ikamesi yoluna gidilmesi için KİT’lere yeniden yatırım yapma yetkisi verildi. Öncellikle kıtlığı çekilen iki temel malın, şeker ve çimentonun üretimi ele alındı. Devlet yeniden Türkiye’de fabrika kurmaya ve işletmeye başladı.

3. Dış Ekonomik İlişkilerde Liberalleşme

Türkiye Sınaî Kalkınma Bankası’nın faaliyete geçmesiyle özellikle ABD çıkışlı sermaye Türkiye’ye gelmeye ve özel kuruluşlarla iş birliği yapmaya başlamıştı. Böylece Türkiye ‘Dolar Bölgesi’ne katılmış oluyordu. Menderes Hükûmeti döviz darboğazını aşmak için dış ticaret serbestliğine son verdikten sonra şu önlemleri yürürlüğe koymuştu: Gümrük vergisinde değer esasına geçilmesi, gümrük tarifelerinin yükseltilmesi, ithal malları fiyat kontrol dairesinin kurulması ve Millî Koruma Kanunu’nun uygulamaya konulması. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 20

4. Ağustos 1958 İstikrar Kararları

Menderes Hükûmeti boğulmakta olan ekonomiyi kurtaramayacağını anlayınca üyesi bulundukları Avrupa İktisadi İşbirliği Teşkilatı’ndan (OEEC) teknik ve mali yardım talep etmişti. Kuruluşun uzmanlarının hazırladıkları rapor Türkiye’ye bir ‘istikrar paketi’ olarak verilmişti. Hükûmetçe benimsenerek uygulamaya koyulan istikrar önlemleri şöyleydi:

· Türk lirasının değeri düşürülecek ve “katlı kur” sistemine geçilerek ihraç malının cinsine göre prim uygulanacak.

· Para arzı sıkı kontrol altına alınacak. Kredi hacmi daralacak ve kredi politikasında seçici olunacak.

· Kamu iktisadi kuruluşlarının ürünlerinin fiyatları yükseltilecek ve açıkları kapatılacak. Kamu transfer harcamaları azaltılacak.

· İthalat rejimi yeniden düzenlenecek

· Bütçe denkliği için gelir artırılırken harcamalar kısılacak.

· Yatırım projelerinde verimli ve kısa vadeli olanlara öncelik verilecek.

C. PLANLI KALKINMA DÖNEMİ

1. Planlı Döneme Geçiş

Demokrat Parti dönemi “hiçbir plan ve hesaba dayanmayan iktisadi ve mali politikalar ile ülkeyi mali bir uçuruma sürüklemiştir” olmakla suçlanmıştır. Ülke kalkınmasının belli planlara göre yürütülmesi için öncelikle bir teşkilat kurulması çalışmaları başlatılmıştır. Yerli ve yabancı uzmanların çalışmaları sonunda hazırlanan Devlet Planlama Teşkilatının kuruluş ve görevlerini belirleyen yasa tasarısı Hükûmet ve Milli Birlik Komitesi’nce onaylanmış ve Ekim 1960’da yürürlüğe girmişti.

Teşkilatın görevi hükûmete iktisadi ve sosyal konularda danışmanlık yapmak ve Hükûmetçe kabul edilen hedefleri gerçekleştirecek uzun ve kısa vadeli planları hazırlamak olarak belirlenmişti.

DPT örgütleşme ve kadrolaşmasını tamamladıktan sonra ‘Plan Hedefleri ve Stratejisi’ni şu esaslara göre belirlemiştir:

· Özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi içinde kalkınma planı yapılacak,

· On beş yıllık perspektif içinde beş yıllık planlar hazırlanacak,

· Karma ekonomi düzeni içinde ‘plan’, kamu kesimi için emredici, özel kesim yönünden yol gösterici nitelik taşıyacak,

· Plan tüm sektörleri kapsayan “makro plan” niteliğinde olacak.

2. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Dönemi (1963-1967)

Koalisyon hükûmetinin hazırladığı 1963-1967 dönemini kapsayan ilk beş yıllık “Makro Plan” ın yürürlüğe konmasının yılı dolmadan İnönü Hükûmeti istifa etmişti. Koalisyon dağıldıktan sonra İsmet İnönü yeni hükûmeti bağımsızlarla kurdu. Ulusal tasarrufları arttırmak yönünde vergi ve KİT reformlarını gerçekleştiremeyen hükûmetin, 1963 yılı için bütçedeki yatırımların payı %23 oranında oldu. Planın ikinci yılında yurt dışına giden işçiler döviz göndermeye başladı. Özellikle 1 Aralık 1964’te AET ile imzalanan Ankara Antlaşması Hükûmete itibar kazandırmıştı. Fakat içeride siyasal istikrarsızlık yeni boyutlar kazanmaktaydı.

1965’teki erken seçimleri kazanan Demirel Hükûmeti kendi iktisadi ve sosyal hedeflerini Plan’ın son iki yılında yıllık programlarla uygulamaya koymayı uygun görmüştü. Planın öngördüğü temel sanayi projelerinin gerçekleştirilmesinde Batı Avrupa’nın mali desteği gelmeyince, Sovyetlerden teknik ve mali yardım sağlanmıştı. Bunun sonucu ve diğer koşulların da elverişli olmasıyla 1966 yılında oldukça yüksek büyüme hızı (%12) gerçekleşmişti.

Kalkınma özdeştir sanayileşme’ ilkesine uygun olarak sanayi sektörü büyürken tarımın payı azalmıştır. Sanayide ithal ikamesine ve kamu kesimine ağırlık veren bir strateji uygulanmıştır. Birinci planın en ilginç sonuçlarından biri, özel sektör sınai yatırımlarının yıllık veya toplam olarak plan hedeflerini aşmış olmasıdır.

Birinci Plan döneminde, ekonomide istikrar içinde hızlı büyüme sağlanmış ve enflasyon oranı ortalama %5.3 civarında gerçekleşmiştir. Ancak ülke kalkınmasını hızlandıracak temel reformlar ihmal edilmişti. (vergi, KİT, toprak, sağlık ve eğitim gibi)

3. İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Dönemi (1968-1972)

Birinci Planın son iki yılını başarıyla tamamlayan Demirel Hükûmetinin 1967 yılında İkinci Plan hazırlıklarını yaparken iki önemli kozu vardı. İşçi dövizlerinin yıldan yıla artması ve Sovyet Rusya’nın teknik ve mali yardımının devam etmesi.

Demirel Hükûmeti özel olarak sınaî yatırımları, genel olarak tüm özel sektör yatırımlarını desteklemeyi kolaylaştırmak ve yasallaştırmak için DPT içinde ‘Teşvik ve Uygulama Dairesi’ Ocak 1968’den itibaren, ‘Teşvik Belgesi’ dağıtmaya başlamıştı. Bu belge ile girişimciler kredi ve döviz bulmakta devletten yardım gördüğü gibi, vergi indirimi ve yatırım indiriminden de yararlanıyorlardı.

Demirel Hükûmeti İkinci Plan’ın ilk yılında ülkenin uzun vadeli çıkarları yerine oy getiren, seçim kazandıran kısa vadeli iktisat politikaları uygulamakta ısrarlı olmuştu. Bu durum ekonomiyi ve rejimi 1970’den itibaren darboğazlara sürüklemeye başlamıştı. İthal ikamesine ve korumacılığa dayalı sanayileşme nedeniyle ülke döviz darboğazına girmişti. İlk tedbir olarak Ağustos 1970’te, %66 oranında devalüasyon yapıldı.

Bütün olumsuzluklara rağmen, İkinci Plan’da öngörülen ortalama büyüme hızına ulaşılmış, yani gerçekleşme %7 olmuştur. Ancak sanayi sektörü için öngörülen ortalama büyüme hızına ulaşılamadı. Oysa hükûmet bu dönemde sanayileşmeyi özel sektör eliyle sürdürmek için her türlü özendirici ve destekleyici önlemleri almıştı. Ancak dönemin siyasal çalkantılarla dolu olması, yerli ve yabancı özel sermayenin ‘bekle gör’ politikası izlemesine yol açmıştır. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 21

4. Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı Dönemi (1973-1977)

Planın öngördüğü temel hedefler 15 yıllık perspektif plan anlayışı terk edilerek 22 yıllık bir perspektife uygun olarak belirlenmişti. AET ile imzalanan Katma Protokol uyarınca 22 yıl sonra gümrük duvarlarının tamamen kalkması öngörülmüştü. Plan hızlı sanayileşme ve tüketim malları yerine ara ve yatırım malları üretiminin ağırlık kazandığı sanayi yapısına ulaşmayı hedeflemişti.

Üçüncü Plan döneminde GSMH’nın ortalama yıllık büyüme hızı %6,5 olarak gerçekleşmiştir. Oysa öngörülen hedef %7,9 idi. Böylece hedefin altında bir büyüme hızı gerçekleşmişti. Bu olumsuzluk birinci derecede tarım sektörünün doğa koşullarına büyük çapta bağlı kalmasından kaynaklanmıştır. 1974 yılında bir yandan ‘petrol krizi’ diğer yandan ‘Kıbrıs Barış Harekâtı’ dış açığın yaklaşık üç misli büyümesine neden olmuştur. Bu olumsuz gelişmeler yanında çok önemli olumlu gelişmeler de olmuştur. Örneğin 1973 yılında işçi dövizlerinde giriş %50 civarında artmış ve dış ticaret açığını bu döviz gelirleriyle karşılamak mümkün olmuştur. Bu dönemde ülke vadesi gelen dış borçlarını ödeyemez hâle gelmişti.

5. Dördüncü Plan Dönemi (1979-1983)

Dördüncü Planı hazırlayan Hükûmet ve teknik kadronun bir yıl geçmeden görevden ayrılmış olmaları planın uygulanabilirliğini ortadan kaldırmıştı. Sonraki hükûmetler yıllık programlarla kendi iktisadî ve sosyal politikalarını belirleme yoluna gitmişlerdir.

Plan döneminin ilk iki yılında enflasyon kontrolden çıkmış, 24 Ocak 1980’de yürürlüğe konan istikrar tedbirlerine rağmen üç rakamlı enflasyon 1980’de %107 olmuştur. Yaşanan döviz kıtlığı 1979’da petrol fiyatlarının 24 dolara çıkmasıyla daha da büyümüş, yatırımların ertelenmesine, üretimin daralmasına, mal kıtlıklarının ve kuyruklarının yaygınlaşmasına neden olmuştu. ‘Yer altı ekonomisi’ (kaçak ithalat ve ihracat) büyük boyutlara ulaşmıştı. Sanayileşme durmuş, işsizlik büyük boyutlara ulaşmıştı.

Demirel ile müsteşarı Özal’ın hazırladığı 24 Ocak Kararları diye anılan istikrar programının kısa vadede öngördüğü hedefler şöyleydi:

· Mal darlıklarını gidermek, kuyrukları kaldırmak.

· Enflasyonu aşağıya çekmek.

· İhracatı artırarak dış ticaret açığını küçültmek.

· Büyüme hızını pozitif yapmak ve yükseltmek.

· Piyasa ekonomisine işlerlik kazandırmak.

Silahlı Kuvvetlerin desteğinde kurulan Bülent Ulusu Hükûmeti, 1981 yılı başından itibaren ‘çalışma barışını’, ‘can ve mal güvenliğini’ sağlayıp, ‘yer altı ekonomisi’ kontrol altına alınınca, ulusal ekonominin makro göstergeleri hızla ve büyük ölçüde olumlu yönde gelişme gösterdi. İran-Irak arasında 1980 yılı sonunda başlayan savaş, Türkiye’nin bu iki sınır komşusuna yönelik ihracatının hızla artmasına olanak vermişti. Ayrıca “petrol zengini” Körfez Ülkelerinden de büyük mal ve hizmet talebi gelmişti.

Dördüncü Plan dönemi kapanırken ülke yeniden çoğulcu demokrasiye dönmüş, enflasyon aşağı çekilmiş fakat temel çarpıklıklar işsizlik, tekelleşme, hayali ihracat ve gelir dağılımında dengesizliklerin artması önlenememiştir.

6. Beşinci Plan Dönemi (1985-1989)

Beşinci Plan dönemi planlama tarihimizin en şanslı dönemidir. Çünkü ilk kez bir siyasi iktidar veya bir hükûmet hazırladığı planı beş yıl kesintisiz ve arızasız uygulama olanağı bulmuştur. Özal Hükûmeti 1984 yılı başından itibaren iki temel hedefe yönelik önlemlere öncelik vereceğini her fırsatta belirtmişti:

Ø Enflasyonu aşağıya çekmek,

Ø Ödemeler bilançosu sorununu çözmek.

Özal Hükûmetinin uygulamaya koymaya çalıştığı “dışa açık büyüme modeli” politikalarının ortak hedefi piyasa ekonomisine geçişi hızlandırmak ve tamamlamaktı. Devlet müdahalelerinin asgariye indirilip ‘serbest piyasa ekonomisine bağlı kalarak yürürlüğe konan temel politikalar şunlardı:

· Sıkı para politikası ve mevduata pozitif reel faiz verilmesi;

· Özel yabancı sermayenin tüm faaliyet alanlarına girişinin serbest bırakılması;

· KİT’lerin özelleştirilmesine başlanılması;

· Kamu yatırımlarının altyapı alanlarında yoğunlaştırılması;

· Günlük döviz kuru ilanına geçilmesi;

· Döviz işlemlerinde büyük ölçüde serbestiye geçilmesi,

· İthalatta serbestliğe (liberasyon) geçilmesi, yasakların ve miktar kısıtlamalarının istisnai kılınması;

· İhracatın çok yönlü olarak teşvikine devam edilmesi;

· Altın ithalatının ve ihracatının serbest bırakılması, İstanbul Menkul Değerler Borsasının açılması ve işlemeye başlaması.

Beşinci Plan dönemi boyunca enflasyon artmış, büyüme hızı istenilen rakamlara ulaşamamış, Hayali ihracatçıların doğmasına sebep olmuş ve ‘zenginin daha zengin, yoksulun daha yoksul olduğu dönemlerden biri olmuştur.

D. BÜYÜK SİYASİ VE EKONOMİK GELİŞMELER EŞLİĞİNDE ALTINCI PLAN DÖNEMİ (1990-1994)

Altıncı Planın üretim; genel denge, kamu finansmanı ve ödemeler dengesi konusunda belirleyici hedefleri Beşinci Plandan farklı değildi. Dışa açık büyümenin yıllık ortalama %7 düzeyinde gerçekleşeceği öngörülmüştü.

Türkiye Altıncı Planın birinci yılını tamamlarken dünyada siyasal, ekonomik ve askerî dengeler altüst olmuştu. Doğu Bloku ülkeleri başta Sovyet Rusya olmak üzere teker teker sosyalizmi terk ettiklerini ve Batı tipi çoğulcu demokrasiye geçmeye karar verdiklerini ilan etmeye başlamıştı. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 22

1. Demirel-İnönü Koalisyonu

20 Ekim 1991’de yapılan erken genel seçiminde hiçbir parti çoğunluğu sağlayamadı. Seçimden birinci parti olarak çıkan DYP ve üçüncü parti durumunda olan SHP koalisyon hükûmeti kurdu. Koalisyon Hükûmeti hem demokratikleşme konularında hem de ekonomik konularda halka taahhüt ettiklerini gerçekleştirememiştir. Böylece halkın büyük çoğunluğu açısından 1992 yılı, ekonomi için kaybedilmiş bir yıl sayılabilir. Ülkede vergilendirilmeyen gelir sahipleri, vergi kaçıranlar, her türlü haksız kazanç elde edenlerin refahı hızla yükselmiştir. Bir de sendikalı işçilerin refahı artmaya devam etmiştir.

2. Büyük Kriz ve Ekonomik Seferberlik Yılı (1994)

Altıncı Planın son yılı olan 1994 yılına girilirken Türkiye içte ve dışta ülkeyi parçalamaya çalışan örgütlü güçlerle mücadele etmekteydi. Merkez Bankası para piyasalarındaki yönlendirme ve denetim görevini yapamayınca spekülatörler etkili olmaya başlamıştır. Mali piyasalarda yaşanan çalkantılar yetmezmiş gibi, Hükûmet 27 Mart 1994’te Yerel Yönetimler Seçimini yapmak durumunda kalınca ülke ‘seçim ekonomisi’ havasına girmiştir.

3. 5 Nisan Kararları

Ülkede ithalat hızla artmış, ihracat yavaşlamış ve dış ticaret açığı önemli bir boyuta ulaşmıştı. Bunun üzerine Başbakan Tansu Çiller 5 Nisan günü Olağanüstü İstikrar Tedbirlerini açıklamıştır. Bu programın üç ana hedefi vardı:

· Enflasyonu hızla düşürmek, Türk lirasına istikrar kazandırmak, ihracat artışını hızlandırmak, ekonomik ve sosyal kalkınmayı, sosyal dengeleri de gözeten sürdürülebilir bir temele oturtmak;

· Ekonominin hızla istikrara kavuşturulması amaçlanırken, istikrarı sürekli kılacak yapısal reformları da gerçekleştirmek;

· Kamu açıkları hızla aşağı çekilirken kamunun ekonomideki rolünün yeniden tanımlanması ve örgütlenmesini sağlamak;

4. 5 Nisan Kararlarının Yol Açtığı Gelişmeler

Hükümetin açıkladığı istikrar tedbirlerine rağmen, kâr peşinde koşan yabancı ve yerli mali kuruluşları dizginlemek mümkün olmamıştır. Uluslararası mali kuruluşların Türkiye’nin kredi notunu düşürmesi, Merkez Bankası rezervlerinin azalmaya devam etmesi ve para piyasalarında likidite fazlası bulunması, 6 Nisan günü doların 40 bin T’ye yükselmesine neden olmuştur.

1994 yılında yapılan devalüasyonla TL’nin büyük değer kaybetmesi, durumu tersine çevirmiştir. İthalat daralmış, ihracat rekor düzeyde yükselerek 18 milyar dolara çıkmıştır. Haziran – Aralık döneminde Hükûmet IMF’ye beyan ettiği kur hedefi olan 1 $ = 38 bin T’yi tutturmayı başarmıştır.

Ağustos ayı sonuna gelindiğinde büyüme dışında tüm göstergelerde olumlu gelişmeler olduğu görülmüştür. Özellikle ihracatın hızlanması Merkez Bankası rezervlerinin beklenenin üstüne çıkması ve döviz piyasalarında istikrar sağlanması Hükümetin itibarını artırmıştır. Bu gelişmede Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Stand-By anlaşmasının 8 Temmuz’da yürürlüğe girmesinin olumlu ve çok yönlü etkileri olmuştur.

Altıncı Plan’ın sonunda Türkiye üç rakamlı enflasyon ve negatif büyüme dolayısıyla ‘stagflasyon’ içinde ayakta durmaya çalışmıştır. Bu gerilemede tarım sektöründe yaşanan kuraklığa bağlı daralma yanında, sanayide ithal mallarının fiyatlarının ve kredi faizlerinin büyük sıçrama göstermesi birinci derecede etkili olmuştur. “Kayıt dışı ekonomi” giderek büyümüş, ‘çeteler’ ulusal ekonomik kaynakların kullanımında ve paylaşımında yönlendirici olmayı sürdürmüştü.

5. 1995 Geçiş Programı

1994 Büyük Ekonomi Krizi’ni aşmak ve ekonominin makro dengelerini oluşturmak yönünde önlemleri içeren 1995 Geçiş Programının temel sonuçları üzerinde etkili olan biri olumlu, diğeri olumsuz iki önemli gelişme 1995 yıl içinde cereyan etmiştir.

· Olumlu gelişme 6 Mart 1995’te Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği Anlaşmasının imzalanmasıdır.

· Olumsuz gelişme yılın ikinci yarısından itibaren ülkenin siyasal belirsizliklere doğru sürüklenmeye başlaması ve sonunda 24 Aralık’ta erken genel seçime gidilmesidir.

E. YEDİNCİ BEŞ YILLIK PLAN DÖNEMİ (1996-2000)

Yedinci Plan ‘demokratikleflme, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve liberalizm’ gibi kavramların ortak değerler olarak önem kazandığı, mal ve finans piyasalarının, bilgi ve teknolojinin ülke sınırlarını afltığı, ekonomik ve bir anlamda da siyasal ve kültürel bir küreselleflmeye doğru gidildiği bir dönemde hazırlanmıfl ve yürürlüğe konmufltur.

Plan geçifl yılı olarak kabul edilen 1995 yılının ilk yarısı içinde DYP-CHP Koalisyon Hükûmeti tarafından hazırlandı.

1. Yedinci Planın ve Gümrük Birliği’nin Birinci Yılı (1996)

Bu tarihte ülke için çok önemli iki karar yürürlüğe giriyordu: “Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı” ve “Gümrük Birliği Anlaşması” Plan’ın ilk uygulama yılının programını yani 1996 Yılı Programını Tansu Çiller’in başında bulunduğu koalisyon hükûmeti hazırlayıp yürürlüğe koymuştu. Başbakan Erbakan 18 Ekim’de yaptığı açıklamada ‘denk bir bütçe tasarısını’ Meclise sunduklarını ilan etmiştir. Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir başbakan matematiksel olarak gelirleri kadar harcama yapacaklarını gösteren bir bütçe tasarısı hazırladıklarını ilan ediyordu. 1996 yılında program ve plan hedefinin üstünde %7,1’lik bir büyüme hızı gerçekleştirdi. Ancak 1995 yılında %65,5 olan enflasyon 1996 sonunda %84,9 olmuştur. Türkiye 1996 yılında Avrupa Birliği ülkelerinden ithal ettiği sanayi mallarına sıfır gümrük uygularken üçüncü ülkelere karşı ‘Ortak Gümrük Tarifesi’ yürürlüğe koymuştur. Toplam iç borçlar anapara ve faiz olarak 1996 yılında %158 oranında artarak yükselmeye devam etmiştir. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 23

2. Yedinci Planın İkinci Yılı ve Refahyol Hükûmeti (1997)

Türkiye 1997 yılına iyimser beklentiler içinde girmiştir. Para ve sermaye piyasalarında çok olumlu gelişmeler yaşanıyordu. Örneğin İMKB’de ilk kez ‘Bileşik Endeks’ 1 $ düzeyini yakalamıştır. Hükûmet ‘denk bütçe’ uygulamaları çerçevesinde yeni kaynak ararken daha uygun koşullarda borçlanma olanağına kavuşmuştur.

Millî Güvenlik Kurulunun ‘28 Şubat Kararları’ açıklandıktan sonra Çiller, başbakanlığı kendisine bırakması içim Erbakan’ı ikna etmiştir. Ancak cumhurbaşkanı, hükûmeti kurma görevini ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a vermiştir. Yılmaz Hükûmetine TBMM dışından, iç ve dış piyasalardan da destek gelmiştir. İMKB Bileşik Endeksi rekor düzeyde yükselirken dış mali çevrelerden olumlu yorumlar gelmeye başlamıştır.

3. Yedinci Planın Üçüncü Yılı ve Anasol Hükûmeti (1998)

Gümrük Birliği Anlaşması’nın ikinci yılı olan 1997 yılı tamamlandığında Türkiye ekonomisinin belirleyici makro göstergelerine göre Türkiye ekonomisi yüksek enflasyona karşın Plan’ın öngördüğü azami %6.6 oranın üstünde büyümeye devam ediyordu. Ancak 1997 yılı sonunda enflasyon %91 düzeyine çıkmıştı. Önceki yıl %84,9 ile kapanmıştı. Kamuoyunda yoğun tartışmalara yol açan ve vergi tabanının genişlemesini sağlayacak önlemler getiren ‘Vergi Reformu Kanun Tasarısı’ mecliste kabul edildi. Mesut Yılmaz Hükûmeti verilen gensoru sonunda 25 Kasım 1998’de düşürülmüştür. Hükûmetin düşmesi 1999 mali yılı bütçe görüşmelerini sahipsiz bırakmış, mali tarihimizde ikinci kez altı aylık “geçici bütçe” hazırlanması ve uygulanması zorunluluğu doğmuştur.

56. Cumhuriyet Hükûmetini ANAP ve DYP’nin desteği ile DSP genel başkanı Bülent Ecevit kurmuştur. 1997 yılının ortasında Asya’da patlak veren finansal krizin, 1998 Ağustosunda kendini Rusya’da yeniden göstermesi sonunda; dünya üretiminde ve ticaretinde daralma olmuştur. Bu durum Türkiye’nin iç ve dış makro dengeleri üzerinde olumsuz etkiler yapmıştır.

4. 1999 Yılı: Deprem ve Ekonomik Kriz (1999)

16 Şubat günü PKK elebaşının Kenya’da yakalanıp Türkiye’ye getirilmesi ülkede ulusal bayram havası yaratmıştır. Bu olay ve PKK terörünün kontrol altına alınması, Ecevit Hükûmetinin süratle Doğu ve Güneydoğu illerini kapsayan 15 maddelik “yardım ve yatırım paketini” açıklamasına ortam yaratmıştır. Bu önlemlerin başlıkları şöyleydi:

· Altyapı eksikliklerinin giderilmesinin hızlandırılması,

· Yarım kalmış yatırımların tamamlanmasının sağlanması,

· Yeni yatırımlara uzun vadeli ucuz kredi verilmesi,

· Köye dönüşlerin kolaylaştırılması ve hayvancılığın teşvik edilmesi,

· Uzman personel, eğitim ve sağlık hizmetleri açığının kapatılması.

18 Nisan seçimleri sonrasında Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Hükûmeti kurmakla, Mecliste 136 milletvekili ile birinci parti olan DSP’nin Lideri Bülent Ecevit’i görevlendirmiştir. Bu dönemde Türk Bankacılık Sisteminin idari ve mali özerkliğe sahip, tüzel kişiliği olan bir “Kurum”un yönetim ve denetimine bırakılması için “Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu”, “Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu” ve “Kurul Başkanlığı” organları kurulmuştur. Anayasa’ya ilk kez “Özelleştirme” kavramı girerken, uluslararası sözleşmelerden doğan uyuşmazlıkların ulusal veya uluslararası tahkim yoluyla çözülmesine olanak sağlanmıştır.

5. 17 Ağustos Depremi: Toplumsal ve Ekonomik Yıkım

17 Ağustos 1999 tarihinde Türkiye, merkezi Kocaeli olan ve tüm Marmara Bölgesini içine alan 7.4 şiddetinde büyük bir doğal yıkımla karşı karşıya kaldı. Marmara Bölgesi’nin büyük yıkıma uğraması, 1999 yılının ikinci yarısında büyüme hızının negatif olmasına ve işsizliğin artmasına yol açmıştır. Bölgenin altyapısının ve konutlarının yeniden inşası için iç ve dış kaynaklardan oluşan bir “Deprem Fonu” oluşturulmuştur. 17 Ağustos’ta Marmara Bölgesi’nde ve 12 Kasım’da Bolu-Düzce’de meydana gelen büyük depremlerin yol açtığı “ekonomik kayıpları” karşılamak yönünde 26 Kasım 1999 tarihinde “Deprem Vergisi” çıkarılmıştır.

Bu dönemde Sosyal Sigortalar Kurumuna bağlı olarak çalışanlarda emeklilik yaşı erkeklerde 60, kadınlarda 58’e çıkarılmış, ikincisi ile de “İşsizlik Sigortası” kurumlaştırılmıştır.

6. Enflasyonu Düşürme Programı

T.C. Merkez Bankası, tarihi bir adım atarak 10 Aralık günü kamuoyuna açıkladığı “Enflasyonu Düşürme Programı”na göre, 2000 yılı sonuna kadar TL’nin dolar karşısındaki değerindeki değişmeler gün, ay ve yıl olarak önceden belirlenmişti.

T.C. Merkez Bankasının yumuşatılmış “döviz kuru çapası” ile yine esnetilmiş “para kurulu” uygulamaları üzerine oturtulmuş olan programı dört temel unsuru şunlardır.

· Sıkı maliye politikası,

· Enflasyon hedefi ile uyumlu gelirler politikası,

· Kur ve para politikası,

· Siyasi iradenin desteği.

10 Aralık 1999 tarihinde Avrupa Birliği Helsinki Zirvesi’nden “Türkiye diğer aday ülkelerle eşit koşullarda Avrupa Birliği’ne aday ülke olarak kabul edildi” ülkede olumlu hava estirdi. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 24

F. 2000 YILINDA EKONOMİK GELİŞMELER: SİYASAL İSTİKRAR EKONOMİK İSTİKRARSIZLIK

Türkiye 2000 yılına üç olumlu gelişmenin verdiği moralle girmişti.

· Birincisi, Avrupa Birliği’ne Aday Ülke Statüsü kazanmıştı.

· İkincisi Enflasyonu aşağıya çekme programı” yürürlüğe konmuştu.

· Üçüncüsü üçlü koalisyon hükûmeti uyum içinde çalışıyordu ve siyasal istikrarı sürdürmekteydi. Ayrıca hükûmetin yürürlüğe koyduğu üç yıl vadeli “İstikrar programı” tüm kesimlerden destek almıştı.

Yedinci Plan döneminin son yılı ve Gümrük Birliği uygulamalarının beşinci yılı olan 2000 yılında şunlar meydana gelmiştir.

· Para ve sermaye piyasalarında “Türk mucizesi” olarak nitelenen çok olumlu gelişmeler olmuştur.

· Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu çalışmalarına başlamıştır. İşsizlik Sigortası bu dönemde oluşturulmuştur.

· Hükûmet özelleştirme alanında 2000 yılının Nisan ayında büyük ihaleleri gerçekleştirme cesaretini göstermiştir.

· Türkiye ilk defa asker ve politikacı olmayan (Anayasa Mahkemesi Başkanı) Ahmet Necdet Sezer’i cumhurbaşkanı seçmiştir.

1. Kasım 2000 Mali Krizi

Kasım ayının son haftasında bankacılık sisteminden kaynaklanan ve tüm mali piyasalara güveni sarsan önemli bir kriz yaşandı. Sistem içinde kötü veya kötü niyetle yönetilen banka sayısı arttıkça kriz yeni boyutlar kazandı. Tamamen bankacılık sisteminin kötü işleyişinden ve cılız yapısından kaynaklanan kriz derinleşerek Aralık ayının başına kadar gelmiştir. Sonunda IMF istikrar paketine beklenenin üstünde destek kredisi vereceğini ilan etti. Kısa sürede piyasalarda olumlu gelişmeler başladı.

2. Yedinci Plan Döneminin Değerlendirilmesi (1996-2000)

Türkiye sanki değişmez kaderiymiş gibi “Yedinci Plan” döneminde de siyasal, sosyal ve ekonomik dalgalanmalar yaşadı. Planın son yılı olan 2000 yılında, üç yıllık İstikrar Programının birinci yılı olarak yürürlüğe konan kararların olumlu ve olumsuz gelişmeleri yaşandı. Ülkede fiyat istikrarını sağlama yönünde yürütülen mücadele sadece 2000 yılında olumlu sonuç vermiş ve enflasyon uzun yıllar sonra 1987 yılı düzeyine indirilmiştir. Ancak fiyatları aşağıya çekmeyi sağlamada araç olarak kullanılan “kur çapası” veya kur politikası dış ekonomik ilişkilerde dengeleri altüst etmiştir. Zira 2000 yılında ülke ekonomi tarihinin en büyük “dış ticaret” ve “cari işlemler” açığı ortaya çıkmış ve ülke daha çok dış borç aramak zorunda kalmıştır. Gümrük Birliğinin ilk beş yıl içindeki işleyişi Türkiye’ye yarar yerine zarar getirmiştir.

G. SEKİZİNCİ BEŞ YILLIK KALKINMA PLANI DÖNEMİ (2001-2005)

Plan, enflasyonu AB kriterleri ile uyumlu düzeye düşürmeyi, ekonomide sürdürülebilir bir büyüme ortamı tesis etmeyi ve AB’ne tam üyelik hedefi doğrultusunda ekonominin rekabet ve uyum gücünü artırmayı öne çıkarmaktadır. Sekizinci Plan’ın temel hedefleriyle ilgili politikalar ve araçlar, yürürlüğe girmeden Kasım 2000 krizi ile gündemden düştüler. Çünkü hükûmet günü kurtarma uğraşı içine girdi. Özellikle bankacılık kesiminin yaşadığı krizin giderek derinleşmesi ekonomiyi yeni bir krize karşı duyarlı hâle getirdi.

1. Şubat 2001 Krizi

19 Şubat 2001’de cumhurbaşkanı ile başbakan arasında meydana gelen karşılıklı sert tartışma sonrasında kurul tarihinde ilk kez başbakanın toplantıyı terk etmesi ve içerde olup bitenleri basına açıklamasıyla Türkiye’de mali piyasalar alt üst oldu. Krizi aşmak için Merkez Bankası IMF’nin de onayını alarak 21 Şubat gecesi döviz kurlarının dalgalanmaya bırakıldığını ilan etti. Uygulamanın ilk gününde TL %40 civarında değer kaybetti. Şubat 2001 krizi ile Döviz Çıpasına dayalı “Enflasyon Düşürme Programı” terk edilmiş oldu.

Şubat krizinin tamamen döviz piyasalarından kaynaklanan bir kriz olması, IMF’nin mali desteğini, piyasalara güven vermesi açısından zorunlu hâle getirdi. Ancak Türkiye’nin borçlarını geri ödeyememe riski olduğu kanısına varan IMF ek kaynak vermedi.

Bu şekilde iyice derinleşen kriz karşısında 57. Hükûmetin önünde üç temel seçenek vardı: Borçlarını para basarak ödemek, borçlarını ödeyemeyeceğini ilan etmek (Moratoryum), güçlü bir ekonomik reform programı hazırlayıp dış kaynak sağlamak.

Ecevit Hükûmeti krizi aşmak için sıralanan olanaklardan üçüncüsünü seçti ve programı hazırlamak üzere Dünya Bankası Başkan yardımcısı Dr. Kemal Derviş’i acele Türkiye’ye davet etti.

2. Kemal Derviş ve Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı

Belirlenen üç aşamalı “kurtuluş planı” şöyle tanımlanmıştı:

· Bankacılık sektörüne ilişkin önlemler süratle yürürlüğe konarak mali piyasalarda belirsizlik azalacak ve krizden çıkılacak.

· Döviz kurunun ve faizin belirli bir istikrar kazanması sağlanıp, ekonomik orta vadeli bir perspektif kazandırılacak.

· Makroekonomik dengeler yeniden oluşturularak ekonomide yılın ikinci yarısından itibaren büyümeye geçiş ortamı sağlanacak.

IMF, 15 Mayıs 2001 tarihinde Türkiye’nin programını onaylayarak, Dünya Bankası ile birlikte Türkiye’ye beklenenin çok üstünde 19 milyar dolar kredi vermeyi taahhüt etti. 11 Eylül’de ABD’nin kendi evinde vurulması üzerine piyasalar yeniden sarsıldı.

3. Güçlü Ekonomiye Geçiş Programının İkinci Yılında (2002) Gelişmeler

Dalgalı döviz kuru uygulamalarına devam edilirken, ekonominin şoklara karşı dayanaklılığının artırılması ve krizlere karşı kırılganlığının azaltılması yönünde önlemler öne çıkarıldı. Ecevit Hükûmeti siyasal iktidarı 3 Kasım 2002’de yapılan genel seçimler sonrasında Adalet ve Kalkınma Partisinin kurduğu Abdullah Gül Hükûmetine devrederken, krizden çıkmış, büyüme sürecine girmiş bir ekonomi bırakmıştı. Piyasalar AKP iktidarını coşkuyla karşıladı. T değer kazandı. Hazine 7-9 puan eksiğiyle borçlandı. İMKB’de endeks %10 oranında yükseldi ve işlem hacminde 1,7 katrilyon TL ile rekor kırıldı. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 25

ÜNİTE 6 – TÜRK DIŞ POLİTİKASINDA (1938-2002) DÖNEMİ

A. İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI ARİFESİNDE TÜRK DIŞ POLİTİKASI

Türkiye Cumhuriyeti İngiltere ve Fransa olmak üzere I. Dünya Savaşı’nın galibi devletlerle ilişkilerinde 1930’ların ortalarına kadar çeşitli sorunlar yaşamıştır. Bunların başında Irak sınırının belirlenmesi (Musul sorunu), Osmanlı borçları ve Türkiye’deki yerleşiklerin statüsü (établi sorunu) gibi Lozan’da çözülemeyen sorunlar gelmektedir. ABD’de başlayıp tüm dünyayı etkisi altına alan 1929 Ekonomik Buhranı sonrasında yaşanan büyük ekonomik çöküntü, devletlerin dış politika önceliklerinde de büyük değişikliklere yol açmıştır. I. Dünya Savaşı sonrasında imzalanan antlaşmalarla kurulan uluslararası statükodan memnun olmayan Almanya, İtalya ve Japonya gibi ülkeler, dengelerin kendi lehlerine değiştirilmesi yönündeki “revizyonist” taleplerini artırmıştır. Türkiye’de, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere I. Dünya Savaşı sonrasındaki düzenin devamından yana olan “statükocu” güçlerle ilişkilerini tedrici bir biçimde geliştirmeye çalışmıştır.

Cumhuriyetin ilanından itibaren, dış politika ağırlıklı olarak iki temel ilke üzerine oturtulmuştur: Statükoculuk ve Batıcılık.

· Statükoculuk, yeni kurulan Türkiye’nin Lozan Antlaşması’yla oluşturulan statükoyu koruma hedefini ve kaygısını yansıtır. Revizyonizme karşı Balkan Paktı, Sadabad Paktı gibi bölgesel oluşumlara öncülük yapılmıştır.

· Batıcılık bir yanıyla toplumun ve devletin modernleştirilmesi ülküsünü, bir yanıyla da Türkiye’nin Avrupa devletler sisteminin eşit ve egemen bir üyesi olma hedefini yansıtmaktaydı. Bu durum ise Dostluk ve Tarafsızlık Anlaşması yaptığı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği(SSCB) ile ilişkilerinin yavaş yavaş eski düzeyini yitirmesine yol açmıştır. Türkiye 1932’de dönemin en önemli uluslararası örgütü Milletler Cemiyetine üye olarak kabul edilecek, 1936’da Lozan Boğazlar Sözleşmesi’ni Türkiye’nin lehine değiştiren Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin imzalanmasını sağlayacak ve 1939’da Hatay’ın Türkiye’ye iltihakını gerçekleştirecektir.

B. II. DÜNYA SAVAŞI’NDA DIŞ POLİTİKA

İtalya’nın Arnavutluk’un işgaliyle Akdeniz’de yayılma politikasından derin bir endişe duyan Türkiye İngiltere ve Fransa ile yakınlaşmak istemiştir. 23 Ağustos 1939’da Almanya ve SSCB arasında bir Saldırmazlık Paktı imzalanmış, ardından Almanya’nın 1 Eylül’de Polonya’ya saldırmasıyla II. Dünya Savaşı başlamıştı. Böylece Türkiye’nin İngiltere ve Fransa’yla ittifakını Sovyet dostluğuyla pekiştirme ve bağdaştırma politikası istenmeyen biçimde sonuçlanmıştı. Yine de dönemin Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu Moskova’ya giderek son bir denemede daha bulundu. Saraçoğlu burada Sovyet tarafının Montrö Antlaşması’nın değiştirilmesi talebiyle karşı karşıya kaldı.

SSCB’yi de yanına almaktan ümidini kesen Türkiye, 19 Ekim 1939’da Ankara’da İngiltere ve Fransa ile “Üçlü İttifak” olarak bilinen Karşılıklı Yardım Antlaşması’nı imzalanmıştır. Üçlü İttifak Antlaşması, Türkiye’nin savaş içindeki hukuksal ve siyasal durumunu belirleyen bir antlaşmadır. İttifak Antlaşması hükümlerinden açıkça görüldüğü gibi Türkiye savaşta tarafsız değil, savaş dışı bir müttefik devlettir. Antlaşmadaki en önemli husus, Türkiye’nin bir Avrupa devleti tarafından başlatılan savaşın Akdeniz’e yayılması hâlinde İngiltere ve Fransa’ya yardım yükümlülüğü altına girmesiydi. Buna mukabil Türkiye kendisini Sovyetler Birliği ile çatışmaya götürecek yolları kapamak hassasiyetini koruyordu. Nitekim, antlaşmaya bağlı iki numaralı protokol buna dairdi. Burada söz konusu antlaşmadan doğan yükümlülüklerinin Türkiye’yi SSCB ile silahlı bir uyuşmazlığa sürüklemesine neden olacak ya da böyle bir sonucu verecek bir eyleme zorlamayacağı ifade edilmekteydi.

1939 Ekim’inde İtalya’nın savaşa girmesiyle savaş Akdeniz’e yayılmış olsa da Türkiye, kendisini SSCB ile bir savaşa sürükleyebileceği gerekçesiyle Almanya’ya karşı İngiltere ve Fransa’ya yardım etmekten kaçınmıştır. Dahası 1941’de Almanya ile bir Saldırmazlık Antlaşması imzalayarak, bu ülkenin kendisine saldırmasının da önüne geçmeye çalışmıştır. Almanya’nın 1941’de SSCB’ye saldırmasıyla iki ülke arasındaki ittifak durumu ortadan kalktı. SSCB ile İngiltere arasında, bu kez Almanya’ya karşı yeni bir ittifak kurulduktan sonra dahi Türkiye, bütün baskılara rağmen, çeşitli gerekçeler ileri sürerek, savaş dışı kalma durumunu sürdürmeye çalışmıştır. II. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin temel hedefleri, savaşa katılmamak ve topraklarının işgale uğramasını engellemek olmuştur. Üstelik yeni kurulan devlet, içteki reformları henüz tam olarak gerçekleştirememişti.

Churchill’in İsmet İnönü’yü ikna için Türkiye’nin Rusya endişesini ve savaş sonrasında olabilecekleri de gündeme getirdiği toplantıda Cumhurbaşkanı’nın Türk ordusunun böyle bir savaş için silah ve teknoloji olarak hazırlıksız ve yetersiz olduğunu ileri sürmüştür. Türkiye’nin savaş dışı statüsü savaşın sonuna kadar sürmemiş, Yalta Konferansı’nda alınan kararlar uyarınca Türkiye 1945 Şubat’ında Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etmiştir. Bu askerî bir eylemden ziyade, Birleşmiş Milletler teşkilatına kurucu üye olabilmek için takınılmış hukuki ve siyasi bir tutumdan ibarettir.

Türkiye savaşın bittiği dönemde, bir yalnızlık ve Batı’dan dışlanmışlık hissiyatı yaşamaktadır. Müttefik devletler içinde Türkiye konusunda en sert düşüncelere sahip olan SSCB, savaş sonrasında sınır revizyonu ve Boğazlara ilişkin yeni düzenlemeler yapılması hususundaki görüşlerini ilke olarak ABD ve İngiltere’ye benimsetmeyi başarmıştır.

C. TÜRK DIŞ POLİTİKASI İÇİN ZOR YILLAR (1945-1947)

SSCB’nin Boğazlar meselesi ile ilgili olarak ilk adımı savaş daha tam olarak bitmeden atması, Montrö’yü değiştirmekle ilgili kararlılığını göstermektedir. Sovyetler 1925 yılında imzalanan 20 yıl süreli Türk-Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Anlaşması’nın uzatılmayacağını bildirdi. Bunun sebebi olarak da savaş sırasında meydana gelen köklü değişiklikler olduğu gösterildi. Sovyetler Türkiye’nin doğu sınırlarında SSCB lehine değişiklik, Boğazların ortak savunulması ve Montrö Sözleşmesi’nin yenilenmesi konularındaki istekleri Türkiye tarafından reddedilmiştir. Türkiye 1945’te yapılan Postdam Konferansı’nda konuyu Müttefiklerin gündemine soktu. Fakat konferans sonunda Montrö’nün değiştirilmesi konusunda ABD ve İngiltere’den görüş birliği ortaya çıktı. Bu durum Türkiye’yi son derece rahatsız etti. Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerde çok büyük bir kriz yaratan ve Türkiye’de 1939’dan beri serpilen komünizm endişesini zirveye taşıyan Sovyet istekleri, 1946 yılı ortalarından itibaren ABD ile SSCB arasında iyice belirginleşen soğuk savaşı başlatan görüş ayrılıkları sayesinde anlamsızlaştı. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 26

D. BLOKLAŞMA EKSENİNDE DIŞ POLİTİKA (1947-1964)

Türkiye 1945-1947 döneminde Batı yönündeki açık tercihi çerçevesinde ve SSCB’den duyduğu kaygıların da büyük etkisiyle ABD ve İngiltere’yle ilişkilerini geliştirmeye çalıştı. İki ülke, Türkiye’nin en fazla ihtiyaç duyduğu şeyi, yani SSCB’ye karşı desteği sundular. Böylece Türkiye, 1947’den sonra bir tarafta ABD, diğer tarafta SSCB liderliğinde oluşan ideolojik küresel bloklaşmada, Batı ülkeleriyle birlikte ABD’nin yanında yer aldı. Türkiye’nin Batı Blokunu tercih etmesini sadece Sovyet tehdidiyle açıklamak mümkün değildir. Bu durum Türk dış politikasının en önemli unsurlarından Batıcılık ilkesinin de doğal sonucudur. Soğuk Savaş’ın başlamasıyla oluşan ideolojik çatışmaya ve küresel çapta rekabete dayalı uluslararası ortam, dış politikada sıkıntılar yaşayan Türkiye’nin çıkarına olmuştu. Böylece Türkiye hem güvenlik endişelerini gidermiş ve statükoyu korumuş hem ekonomik, siyasi ve askerî destek alma fırsatı bulmuş hem de dış politika hedeflerinden olan Batı dünyası içinde yer alma hedefini yakalayabilmiştir.

Türkiye’nin Batı Bloku içindeki yeni konumu açısından en önemli adımlardan ilki, Soğuk Savaş’ın başlangıcı olarak nitelenen Truman Doktrini ile , Türkiye ve Yunanistan’a “uluslararası komünizme” (dolayısıyla SSCB’ye) karşı askerî yardım verilmesiydi.

Türkiye’nin Batı Blokuna eklemlenmesinde ikinci önemli adım 1947 Haziran’ında ABD Dışişleri Bakanı George Marshall tarafından ilan edilen Marshall Planı çerçevesinde ABD’den ekonomik yardım alınmasıyla atılmıştır. Marshall yardımları bir yandan Türkiye’nin kalkınmasına katkı yaparken diğer yandan da ABD’ye ekonomik bağımlılığı artırdı.

Bu tarihten itibaren Türkiye, siyasal, ekonomik ve askerî destek sağlamak amacıyla ABD liderliğinde kurulan bütün ilgili örgütlere katılmak ve Batı’dan aldığı desteği daha da artırmak yönünde bir politika izledi. Bunu yaparken kendi Avrupalı kimliğini öne çıkardı; Asyalılığı ise reddetti. Dış politikadaki bu tavrın, iç politikaya da yansımaları oldu. Batı Avrupa’da esen komünizm karşıtı rüzgârlara paralel olarak, Türkiye’deki sol hareket baskı altına alındı.

Türkiye’nin Nato’ya Girişi

Türkiye’nin 1949’da kurulan NATO’ya üyeliği Batı Bloğuna eklemlenmesinin en önemli adımı oldu. 1951 yılında şartların değişmesi; (SSCB’nin nükleer kapasitesinin artması, Yugoslavya’nın SSCB ile ilişkilerinin bozulması, Çin’de ve Kore’de görüldüğü gibi komünizmin yayılmasından duyulan endişe) gibi nedenlerle Türkiye ve Yunanistan’ın NATO’ya alınması fikri taraftar kazandı. Yapılan görüşmeler sonucunda her iki ülke de 18 Şubat 1952’de NATO’ya üye oldular. NATO üyeliği Türkiye’yi askerî olarak da Batı Bloku’nun bir üyesi hâline getirdi. Bu süreçte Türk ordusu hızla Amerikan silahlarıyla donatıldı, eğitimden savunma stratejisine kadar her alanda NATO standartları ve uygulamaları benimsendi.

1950’ler Türk dış politikasında ABD eksenli davranış biçiminin en yoğun biçimde görüldüğü bir dönem olmuştur. Bu süreçte Türkiye, özellikle Orta Doğu gelişmelerini yeterince bağımsız şekilde gözlemleyememiştir. Orta Doğu’da 1950’lerde yükselişe geçen Arap milliyetçiliğinin antiemperyalist ve sosyalist söylemi, Türkiye tarafından SSCB’nin Orta Doğu’ya sızma politikalarının yeni bir yöntemi olarak görülmüştür. Batı karşıtı, Arap milliyetçisi yönetimler ise takip etmeye başladığı politikalar dolayısıyla Türkiye’yi bölgede âdeta “ABD’nin bölgesel temsilcisi” gibi yorumlamışlardır. Bu dönemde Türkiye-SSCB ilişkileri de hayli sorunludur. Türkiye-SSCB ilişkilerinin gelişmesi ancak 1964 sonrasında olacaktır.

E. TÜRKİYE-AB VE KIBRIS

Türkiye-AB İlişkileri

Türkiye 1950’lerde oluşmaya başlayan ve AET’nin (Avrupa Ekonomik Topluluğu) temelini oluşturan Avrupa ekonomik bütünleşmesine başta kayıtsız kalmıştır. Bunun temel sebepleri; Türkiye’nin o dönemde uluslararası örgütlenmelere daha çok güvenlik odaklı bakması, ekonomik yardımlarını ABD’den temin etmesi ve Avrupa’daki örgütlenmenin başarı şansını düşük görmesiydi. Fakat 1950’lerin sonlarına doğru ABD’den ekonomik yardım alınmasında karşılaşılan zorluklar ve Kıbrıs meselesi sebebiyle ilişkilerde sorun yaşadığı Yunanistan’ın AET’ye üyelik başvurusunda bulunması, Türkiye’nin fazlaca bir hazırlık yapılmadan AET’nin kapısını çalması sonucunu doğurdu.

1964 yılında yürürlüğe giren ve Türkiye ile AET / AB arasındaki ilişkilerin temel belgesi olma niteliğini taşıyan Ankara Anlaşması’yla Türkiye’nin hazırlık, geçiş ve son dönem olarak adlandırılan süreçlerden sonra AET’yle gümrük birliğine girmesi öngörülmüştür. Tam üyelik öncesinde kurulan ortaklık ilişkisi çerçevesinde Türkiye ve AET karşılıklı yükümlülükleri yerine getirme sözü vermişlerdir. Fakat 1970’li yıllarda yaşanan küresel gelişmeler, AET’nin kabuk değiştirmeye başlaması ve Türkiye’de ortaya çıkan ekonomik ve siyasi istikrarsızlıklar, tarafların karşılıklı olarak bazı yükümlülüklerini yerine getirmelerini geciktirecektir. Bu bağlamda Türkiye Ankara Anlaşması’na ek protokolden (1973’te yürürlüğe giren Katma Protokol) kaynaklanan, AET ülkelerinin ticari ürünlerine uygulanan gümrük vergilerinin belli bir süre içinde sıfırlanması yükümlülüğünü yerine getiremeyecek, Katma Protokolü 1978’de askıya alacaktır. Dahası, bu alandaki en büyük rakip olarak görülen Yunanistan, AET’ye tam üyelik başvurusu yaparken davet edildiği hâlde Türkiye üyelik için başvurmayacak, Yunanistan’ın 1981’de AET’ye tam üye olmasıyla birlikte de Türkiye için işler çok daha zorlaşacaktır.

Kıbrıs Sorunu

Türkiye kamuoyunda Kıbrıs konusunda artan hassasiyete rağmen Türk hükûmetleri başlangıçta soruna kayıtsız görünmüşlerdir. Bu tutumun benimsenmesinde, bu dönemde Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin de hayli yakın olmasının büyük etkisi bulunmaktadır. Türkiye’nin bu dönemdeki temel politikası Ada’nın İngiltere kontrolünde kalmasının desteklenmesidir. Ada’daki Rumlar, Yunanistan’la birleşme (enosis) hedefi çerçevesinde örgütlenmiş ve silahlı mücadele başlatmışlardı. Bu durum Ada’dan tamamen çıkmak istemeyen İngiltere’nin Türkiye’yi sorunun bir tarafı olarak devreye sokma hedefiyle birleşmiştir. Böylece Kıbrıs meselesi Türkiye-Yunanistan arasındaki ilişkilerin de en önemli gündem maddesi hâline gelmiş ve ikili ilişkilere gerilimli bir döneme girilmiştir. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 27

ABD’nin temasları sonucunda tarafların (Türkiye ve Kıbrıslı Türkler ile Yunanistan ve Rumlar) bir süreliğine kendi tezlerinden vazgeçmeleri sağlandı. 1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları sonucunda bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Londra Antlaşması’na bağlı olarak Türkiye, İngiltere ve Yunanistan arasında imzalanan Garanti Antlaşması ile adadaki anayasal düzen üç devletin garantisi altına alındı. Antlaşma uyarınca Ada’daki anayasal düzenin bozulması hâlinde her üç devlet de müştereken ya da tek tek askerî müdahalede bulunabileceklerdi. Bu anlaşma, Türkiye’nin 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtı’nın hukuki dayanağını oluşturacaktır.

F. DIŞ POLİTİKADA ÇOK YÖNLÜLÜĞE GEÇİŞ ÇABALARI (1964-1980)

1962’de SSCB’nin Küba’ya nükleer füze yerleştirme girişimi, ABD’nin sert tepkisiyle karşılaşmış, dünyanın bir nükleer savaşa en fazla yaklaştığı bir kriz ortaya çıkmıştır. Kriz, ABD ile SSCB arasında yapılan gizli pazarlıklarla sonuçlandırılmış, bu tarihten sonra, ABD ve SSCB arasında, “Yumuşama” adı verilen, gerginliklerin nispeten azalmaya başladığı bir döneme girilmiştir. ABD, SSCB’nin Küba’ya füze yerleştirmemesi karşılığında Türkiye’ye 1950’lerin sonunda yerleştirdiği Jüpiter füzelerinin sökülmesini kabul etmiştir. Türkiye’deki füzelerin sökülmesinden sonra ABD ve SSCB arasındaki pazarlık ortaya çıkmış, Türk yöneticilerinin zihinlerinde ABD hakkındaki ilk önemli kuşkular belirginleşmiştir.

1. Amerika ile İlişkilerin Gerilmesi

Türk hükûmetlerinin ABD ve NATO’ya duyduğu mutlak sempatinin kökten sorgulanmasını sağlayan gelişme ise Küba Krizi’nden iki yıl sonra, 1964’te Kıbrıs sorunun yeniden alevlenmesiyle ortaya çıkacaktır. Rumlar Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını isteyen, silahlı EOKA örgütü vasıtasıyla Türklere yönelik şiddet eylemlerine ve katliamlara giriştiler. Türkiye, bu duruma karşı ABD’nin ve Birleşmiş Milletlerin desteğini almak istediyse de başarılı olamadı. ABD Başkanı Lyndon Johnson, 1964’te Başbakan İsmet İnönü’ye, “Johnson Mektubu” adıyla tarihe geçecek bir mektup göndererek, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale ihtimalini ortadan kaldırdı. ABD Başkanı bu mektupla hem NATO’nun Türkiye’ye karşı yükümlülüklerini yerine getirmeyebileceğini hem de Amerikan silahlarının sadece NATO hedefleri çerçevesinde kullanılabileceğini, dolayısıyla Türkiye’nin bu silahların gerçek sahibi olmadığını vurguluyordu. Ayrıca SSCB’nin Kıbrıs’a yapılacak bir askerî harekâtı fırsat bilerek, Türkiye’ye saldırması durumunda, NATO üyesi devletlerin Türkiye’yi savunmayabileceği uyarısı yapılıyordu. Bu durum Türkiye’nin NATO’ya katılmasının temel nedenleri olan güvenliğini sağlama ve koruma hususlarında derin şüpheler yaşamasına sebep oldu.

Bu çerçevede, “çok yönlü dış politika” olarak adlandırılan bir çizgi yavaş yavaş benimsendi. Türkiye böylece, başta SSCB’yle olmak üzere bütün uzak durduğu ülkelerle ilişkilerini hızla geliştirme çabası içine girdi. Yeni dış politika bir yandan, Batı ittifakı içinde kalmaya devam eden Türkiye’nin, diğer yandan dış ilişkilerini çeşitlendirme ve dış politikayı blok politikası ipoteğinden kurtarma çabası olarak yorumlanabilir.

2. Rusya ile Yakınlaşma

Türkiye’yi ABD’den uzaklaştırarak, kendi yanına çekmek isteyen SSCB Türkiye’nin ekonomik ihtiyaçlarını karşılayan önemli anlaşmaların imzalanmasında hayli istekli davranmıştır. Batı ülkelerinden sağlanamayan imkânlarla Seydişehir Alüminyum ve İskenderun Demir Çelik Fabrikası gibi önemli tesisler Sovyet ekonomik ve teknik yardımlarıyla yapılmıştır. Türkiye’nin SSCB ile ekonomik yakınlaşması 1970’lerde de artarak sürmüştür. Özellikle 1974 Kıbrıs Barış Harekâtından sonra ABD’nin Türkiye’ye silah ambargosu uygulamaya başlaması SSCB ile yakınlaşma çabalarına ivme kazandırmıştır. SSCB’nin Türkiye’ye verdiği ekonomik destek yıllar içinde hızla artmış, 1972’de imzalanan İyi Komşuluk İlkeleri Bildirisi ve 1978’de imzalanan İyi Komşuluk ve Dostça İşbirliği Bildirisi ile Türkiye-SSCB ilişkilerinin ulaştığı seviye somutlaştırılmıştır.

Türkiye SSCB’nin yanı sıra diğer Doğu Bloku ülkeleriyle ve Doğu Bloku dışındaki sosyalist ülkelerle de ekonomik ve nispeten siyasi ilişkilerini 1960’lardan itibaren hızla geliştirmiştir. Özellikle, Kıbrıs sorunu nedeniyle BM’de yapılan oylamalarda üçüncü dünya ülkelerinin desteğini sağlamak için yoğun bir çaba gösterilmiştir.

Aynı yıllarda, Türkiye’deki Amerikan askerî varlığı ve bu varlığın hukuksal dayanağı olan ikili anlaşmalar kamuoyunda yoğun bir şekilde tartışılmıştır. Türk-Amerikan ikili anlaşmalarının tek bir anlaşma altında toplanması çalışmaları başlamıştır. Bu çalışmaların sonunda 1969’da Türkiye ile ABD arasında Ortak Savunma ve İşbirliği Anlaşması (OSİA) imzalanmıştır. Bu dönemde Türkiye’ye yönelik ABD’nin askerî ve ekonomik yardımlarında önemli azalmalar meydana gelmiştir.

1960’ların sonundan itibaren, “Haşhaş/Afyon Sorunu” Türk-Amerikan ilişkilerinin gündemini meşgul etmeye başlamıştır. ABD yönetimi ülkeye giren uyuşturucunun en önemli kaynaklarından birinin Türkiye olduğunu düşünmekteydi. Bu çerçevede Türkiye’deki haşhaş üretiminin tamamen yasaklanması istenmekteydi. 12 Mart 1971’deki askerî müdahaleden sonra kurulan ara hükûmetin başbakanı olan Nihat Erim ABD baskılarına daha fazla dayanamayarak, Türkiye’de haşhaş ekimini 1972’den itibaren tamamen yasakladı. Bu kararın alınmasında Erim Hükûmeti’nin dışarıdaki ve içteki meşruiyetini ABD’nin desteğiyle sağlama isteğinin de hayli etkisi bulunmaktaydı. Seçimlerden sonra kurulan CHP-MSP Koalisyon Hükûmeti’nin önemli icraatlarından biri 1974’te yasağı kaldırmak oldu. Yasağın kaldırılması ABD Kongresi’nde büyük bir tepkiyle karşılandı. Türkiye’ye yönelik bir ambargo kararı alındı. Tam bu sırada Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekâtını gerçekleştirmesi sonucunda ambargo kararı Kıbrıs meselesiyle de ilişkilendirildi. Türkiye ambargo kararına, OSİA’yı feshetmek suretiyle ülkedeki Amerikan üslerinin faaliyetlerini kısıtlayarak karşılık vermiştir. ABD ambargosu, Türk ordusunun operasyonel kabiliyetlerine çok büyük darbe vurmuş, Yunanistan’la Ege sorunları yüzünden ortaya çıkan krizlerde Türkiye’nin durumunu zorlaştırmıştır.

Türkiye’nin artan ekonomik zorluklarının aşılması yolunda, 1978’de gündeme getirilen “Yeni Ulusal Savunma Doktrini” ile Türkiye’ye yönelik tehdidin Kuzey’den (SSCB kastediliyor) değil, Batı’dan (Yunanistan kastediliyor) geldiği tezine dayalı bu yaklaşım ile dış politikasını daha da revize edebileceğini Batılı başkentlere iletmekteydi.

Ambargonun 1978’de kaldırılmasından sonra Türk-Amerikan ilişkilerinde eski sıcaklık tabiatıyla hemen oluşmadı. 1979 yılında gerçekleşen İran İslam Devrimi ve Afganistan’ın SSCB tarafından işgali gibi gelişmeler Türkiye’nin ABD’nin bölgedeki faaliyetleri açısından sahip olduğu stratejik önemi artıracaktır. Bu çerçevede Türkiye’nin siyasal ve ekonomik olarak içinde bulunduğu istikrarsızlıktan çıkartılması Batı için tekrar büyük önem kazanacaktı. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 28

3. Kıbrıs’a “Barış Harekâtı”

Türkiye 1964’teki müdahale girişiminden sonra 1967’de de müdahale kararı almış ama Rum yönetiminin geri adım atması üzerine müdahale gerçekleştirilmemişti. Yunanistan’da 1967 yılında darbeyle iktidara gelen Albaylar Cuntası, Yunanistan’ın Kıbrıs Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’a verdiği koşulsuz desteği devam ettirmedi. 1974’te Yunanistan tarafından desteklenen Nikos Sampson tarafından Ada’da bir askerî darbe yapıldı ve Makarios Kıbrıs’ı terk etmek zorunda kaldı. Başbakan Bülent Ecevit ve Başbakan Yardımcısı Necmeddin Erbakan bu gelişmeye sert tepki gösterdiler. İngiltere ve Yunanistan’a anayasal düzenin değiştirildiği, bu nedenle Ada’ya ortaklaşa müdahale edilmesi teklif edildi. Görüşmelerden sonuç alınamaması üzerine 20 Temmuz 1974’te Türk ordusu Kıbrıs Barış Harekâtının ilk safhasını başlattı. ABD müdahaleye çok sıcak bakmasa da Türk Hükûmetinin kararlılığı karşısında etkili olamadı. Dünya kamuoyu Kıbrıs’taki darbeye hiç olumlu bakmamış, darbenin arkasında Albaylar Cuntasının olduğunu anlamıştı.

Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekâtı iki aşamada gerçekleştirildi.

Birinci Harekât üç gün sürdü ve Türk ordusu Girne’den Lefkoşe’ye uzanan bir alanı kontrol altına almayı başardı. Türkiye BM’nin ateşkes kararını kabul etti fakat Ada’ya askerî yığınak yapılmaya devam edildi. Harekâtın ardından Cenevre’de yapılan konferanslarda soruna bir çözüm bulunamaması nedeniyle 14 Ağustos’ta Kıbrıs Barış Harekâtının ikinci safhası başlatıldı.

İkinci harekât, ABD başta olmak üzere dünya kamuoyu tarafından meşru görülmedi. Rum lobisinin de etkili biçimde çalışmasıyla Türkiye’yi “işgalci” olmakla suçlayanların sayısında bir artış yaşandı. 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) kurularak bağımsızlık ilan edildiyse de bu devlet Türkiye dışında hiçbir ülke tarafından tanınmadı.

1974’ten sonra Türk-Yunan ilişkilerinin ağırlık merkezi Kıbrıs sorunundan Ege sorunlarına kaymıştır. 1974’te NATO’nun askerî kanadından ayrılan Yunanistan’ın 1978’den itibaren dönme girişimleri Türkiye tarafından veto edilmiştir. Türkiye’nin temel isteği Ege’deki komuta-kontrol sahalarının belirlenmesiydi. Türkiye vetosunu 12 Eylül darbe yönetimi döneminde kaldırmıştır.

Türkiye’nin çok yönlü dış politikası Orta Doğu’ya yönelik dış politikasında da önemli değişiklikler meydana getirdi. Türkiye öncelikle radikal Arap devletlerinin yoğun tepkisini çeken, bölgede Batı yanlısı örgütlenmelere öncülük etme politikasını terk etti.

G. 12 EYLÜL DARBESİ’NDEN SONRA DIŞ POLİTİKA

1979’dan itibaren yumuşamanın yerini, İkinci Soğuk Savaş olarak adlandırılan ve ABD ile SSCB arasındaki gerilimin tırmanışa geçmesine sahne olan gelişmelere bırakması, blok politikalarının belirleyiciliğini tekrar gündeme getirdi. Türkiye’nin 1970’ler boyunca kademeli biçimde artan dış politikadaki görece özerkliği, genel uluslararası dinamiğin etkisiyle azaldı. Buna ek olarak, Türkiye’nin özellikle 1970’lerin ikinci yarısında girdiği büyük siyasal ve ekonomik kriz ülkenin Batı bağlantısını zayıflatmıştı. Hâlbuki uluslararası alandaki yeni gerilimler, ABD’nin istikrarlı bir Türkiye’ye olan ihtiyacını artırmıştı. 12 Eylül Askerî Darbesi ve sonrasında kurulan askerî yönetim, ABD tarafından hiç vakit kaybedilmeden desteklendi. Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinde hızlandırılmış bir tamiratın yaşandığı bu süreçte, ABD Türkiye’ye ihtiyaç duyduğu siyasal, ekonomik ve askerî desteği verdi. AET’nin aksine, ABD bu yıllarda Türkiye’de demokrasinin durumunu, insan hakları ihlallerini ve siyasi alanda tesis edilen askerî vesayeti hiç sorgulamadı.

Turgut Özal’ın başbakanlığı sırasında, ekonomik ve ticari konuların dış politikanın oluşturulmasında eskiye nazaran daha belirleyici hâle gelmesi söz konusu olmuştur. Petrol krizi sonrasında hızla zenginleşen Arap sermayesini Türkiye’ye çekmek, Arap ülkeleri pazarlarına daha fazla ihracat yapabilmek ve daha avantajlı koşullarda petrol satın alabilmek gibi ekonomik hedefler, Türkiye’nin Orta Doğu politikasını şekillendiren etkenler oldu. 1980’lerde Türkiye’nin ekonomi odaklı yeni politikasının en başarılı biçimde İran-Irak Savaşında ihracat ilişkilerinde uygulandığı görülmektedir. Türkiye’nin dış politikasının 1964-1980 döneminde yeniden kurgulanmasının sonuçlarından biri de İsrail’le ilişkilerin soğumasıydı. Bu dönemde Filistinlilere daha fazla destek verildi.

12 Eylül yönetiminin antidemokratik, insan haklarına tamamen aykırı uygulamaları sonucunda Türk dış politikasını da etkileyen bir insan hakları sorunu ortaya çıkmıştır. Bu durum hem Türkiye’nin ikili ilişkilerinde hem de AET, Avrupa Konseyi gibi kurumlarla ilişkilerinde büyük sorunların çıkmasına neden olmuştur. 1980’lerin ortalarından itibaren Doğu Bloku ülkelerinde başlayan demokratikleşme hareketleri ve rejim değişiklikleri, AET’nin öncelikle bu ülkelerle ilişkilerini geliştirmeye ağırlık vermesine yol açmıştır. Türkiye’nin üyeliği konusu ise sürekli sürüncemede bırakılmıştır.

H. 1991-2002 TEK KUTUPLU DÜNYADA DIŞ POLİTİKA

Doğu Blokunun, 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla simgeleştirilen siyasi ve ekonomik çöküşü ve 1991’de SSCB’nin dağılması sonrasında yepyeni bir uluslararası manzara ortaya çıkmıştır. İki kutuplu dünya düzeninin sağladığı bloklar arası denge düzeni yerini karmaşaya, belirsizliğe ve bölgesel sıcak çatışmalara bırakmıştır. Türkiye Soğuk Savaş’ın kazanan tarafında yer almasına ve Yeni Dünya Düzeni Türkiye’ye yeni fırsat alanları sunmasına rağmen, yeni uluslararası ortamın getirdiği belirsizlikler ve alışılmadık tehditler yeni sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

SSCB yıkıldıktan sonra ABD açısından Türkiye’nin stratejik önemi nispeten azalmış, Türkiye’ye verilen askerî ve ekonomik yardımlar dramatik bir biçimde düşmüştür. Fakat Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkasya’daki öngörülemeyen gelişmeler ve silahlı çatışmalar, Türkiye’nin öneminin gerçekte azalmadığını göstermiştir. Özellikle 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgalinden sonra ABD’nin Türkiye’ye duyduğu ilgi yeniden canlanmıştır.

Terör konusu özellikle 1990’lardan itibaren Türkiye’nin hem iç siyasetinde hem de dış politikasında çok merkezi ve belirleyici bir rol oynamaya başlamıştır. 1990’lar boyunca Orta Asya ve Kafkasya’da Türkiye ile Rusya arasında bir güç mücadelesi yaşanmıştır. İki ülke Bosna, Kosova bunalımlarında olduğu gibi zaman zaman siyasi olarak karşı karşıya gelseler de bu durum ticari ilişkilerde büyük bir patlama yaşanmasına engel olmamıştır. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (KEİB), Ekonomik İşbirliği Örgütü (ECO) ve Türk Dünyası kurultayları gibi girişimler, Türkiye’nin Avrasya’daki etkinliğini artırmaya dönük çabalar olarak göze çarptı.

Yine bu dönemde Orta doğuyla barış süreci Türkiye’ye Araplarla ilişkilerini bozmadan İsrail’le yakınlaşma fırsatı vermiştir. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 29

ÜNİTE 7 – ATATÜRK’TEN SONRA TÜRKİYE

A. II. DÜNYA SAVAŞI DÖNEMİNİN SİYASİ, SOSYAL VE EKONOMİK UYGULAMALARI

Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatıyla İnönü, 11 Kasım günü yapılan seçimlerde Parti grubu ve Meclisin büyük desteğiyle cumhurbaşkanı olmuştu. 26 Aralık’ta yapılan olağanüstü Kurultayda ise İsmet İnönü millî şef ve değişmez genel başkan” sıfatını almış, Atatürk Ebedi Şef” olarak kabul edilmiştir.

29 Mayıs 1939 tarihli Beşinci Olağan Kongre’de 1936’da başlatılan “parti-devlet özdeşliğinden” vazgeçilmesi ve hükûmet çalışmalarını kontrol etmek için “müstakil gurup” kurulması Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası ile denenmiş olan demokratikleşme çabalarına dönüşün bir işareti olarak değerlendirilebilir.

Müstakil Grup: Hükûmetin faaliyetlerinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde kontrol edilmesini sağlamak amacıyla oluşturulan grup. Müstakil grupta kurultay tarafından seçilecek 21 milletvekili görev alacaktır. Grup üyeleri parti meclisi toplantılarını görüş bildirmeden ve oy kullanmaksızın izleyecek TBMM toplantılarında ise grubun görüşlerini dile getirip düşünceleri çerçevesinde oy kullanacaklardır. Parti genel başkanı müstakil grubunda başkanıdır.

İkinci Dünya Savaş dönemi siyasi ve sosyal uygulamalarını ekonomik uygulamalardan soyutlamak mümkün görülmemektedir. Köy Enstitülerinin kurulup yaygınlaştırılması, Milli Korunma Kanunu, Varlık Vergisi, Toprak Mahsulleri Vergisi ve nihayet Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu savaş ortamında idari, siyasi ve sosyal manada yeniden yapılandırma çalışmaları olarak görülebilir.

Milli Korunma Kanunu, savaş ihtiyaçlarıyla doğrudan ilgili maden ve sanayi sahasında hangi malın ne miktar üretileceğine karar verme yetkisiyle hükûmete ekonomik hayatın her yönünü kontrol etme imkânı veriyordu. Umumi veya kısmi seferberlik, devletin bir harbe girme ihtimali ve diğer ülkelerin katıldığı savaşta halkın ve ordunun ihtiyaçları için gereken bütün sınai ve ticari faaliyetleri denetleme yetkisinin hükûmete verilmesi esasına dayanmaktadır.

Varlık Vergisi yasası ile savaş ortamından yararlanarak yüksek kazançlar elde etmesine karşın aynı oranda vergi vermeyen mükelleflerden vergi almak hedeflenmiştir. Ticaret sahasında yer alan kesim büyük oranda gayrimüslim vatandaşlardan oluştuğu için bu yasa aynı zamanda ticaret piyasasındaki Türk varlığını artırmak için de bir vesile olarak görülmüştür.

Toprak Mahsulleri Vergisi ise büyük yekûn tutan savaş harcamalarının yükünün millet fertleri arasında düzenli bir şekilde dağıtılmasını sağlama için maliyetinin birkaç katı artan tarım ürünlerinden vergi alınması zarureti ile açıklanmıştır. Yasa ile sınai ürünlerden %12 diğerlerinden %8 olarak vergi alınmasının öngörüldüğü düzenleme. Vergi oranının daha sonra bütün ürünlerden %10 olarak alınmasına karar verilecektir. Osmanlı dönemi aşarının geri getirildiği şeklinde eleştirilmiştir.

Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ise her kesimden büyük toprak sahiplerini rahatsız etmiştir.

Savaşın bitimine yakın günlerde Sovyetler Birliği’nin Doğu Anadolu ve Boğazlar üzerinde kontrol hakkı iddia etmesi Türkiye’nin 1939 itibarıyla yaptığı yön tercihini Batı lehine sağlamlaştıran bir etken olmuştur. Türkiye savaşın bitimine yakın Almanya ve Japonya devletlerine savaş ilan ederek San Francisco Konferansı’na katıldı. Çok partili siyasi hayatı benimsediğini duyuran Türkiye, Birleşmiş Milletler çatısı altına katılmayı tercih etmişti.

B. ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞ SÜRECİ

Atatürk’ün hedeflediği çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmadaki en önemli adımlardan biri olan çok partili parlamenter hayata geçiş ancak İkinci Dünya Savaşı sonunda gerçekleştirilebilmiştir. Bu sürecin halkın oyu ile hükûmeti kuracak partiyi belirlemesi aşamasına kadar gelmesinde demokratik idarelerin hakim olduğu dış politik şartların yönlendirmesi söz konusu ise de Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün büyük katkısı olmuştur.

Yapılan her işte ve harcamada Millet Meclisinin kontrolünün bulunduğuna dikkat çeken İnönü, sistemin tek eksiğinin muhalefet partisi olduğunu ancak bunun da Türkiye’nin kendine özgü şartlarına göre gerçekleşeceğini vurguluyordu. 1945 Kasım’ından itibaren Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milleti demokrasinin kendine özgü özelliklerini bulma süreci başlamıştır. Bu aşamanın da dönemin devlet adamlarının anlayışına göre şekillendirildiğine işaret etmeliyiz.

Bu dönemin bir ileri hamlesi olarak çok partili siyasi hayata geçişin adımları atılmaya başlandı. Parti içi tartışmalar basında geniş biçimde yer almaya başladı. Savaş dönemi uygulamalarını açıkça tenkit eden Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan 7 Haziran 1945’te Anayasa’nın millî egemenlik ilkesine işlerlik kazandırılması ve parti hayatının demokrasiye uygun şekilde düzenlenmesi için “dörtlü takrir” verdiler. Parti içi tartışmaları başlatan bu adım net bir karara ulaşamadı. Ancak takrir sahipleri Partiden atıldılar. Cumhuriyet Halk Partisinde üst düzey görevler yapmış bu dört milletvekili 7 Ocak 1946 tarihinde Demokrat Partiyi kurdu.

Çok Partili Hayata Geçişte Bir Dönüm Noktası: 12 Temmuz Beyannamesi

Demokrat Partiyi takiben sosyalist, liberal, İslamcı eğilimler taşıyan çok sayıda parti kurulmasına karşın Milli Kalkınma Partisi, Millet Partisi ve Hürriyet Partisi seçimlerde öne çıkabildiler. Böylece başlayan çok partili siyasi hayat, önceki deneyimlerin aksine kalıcı oldu. Parti yöneticilerinin ve siyasetçilerin önemli bir kısmının zihniyet olarak hazır olmadığı söylem ve eylemleriyle ortada olmasına karşın bizzat İnönü tarafından 12 Temmuz 1947 Beyannamesi’yle çok partili siyasi hayat “devlet meselesi” olarak kabul edildi. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 30

Bu noktada halkın nezdinde devleti temsil eden bürokrasi kadrosunun da yeni sürece alışmalarının zaman alacağına dikkat çekiyordu. Devletin bürokratlarına: Huzur ve asayişi sağlarken muhalif meşru müesseselere karşı da tarafsız eşit muamelenin bir mecburiyet olduğunu hatırlatan devlet başkanı, bunu güvenli siyasi hayatın temel şartı olduğunu vurgulamaktaydı. Cumhurbaşkanı iki parti arasında karşılıklı emniyetin oluşmasını hedeflemekte, bunu aynı zamanda ülkenin de emniyeti meselesi olarak göstermektedir. Söz konusu emniyet hem iç hem de dış politik duruma işaret etmektedir.

İnönü arzuladığı ortamı şöyle tarif etmekteydi;

· Muhalefet teminat içinde yaşayacak ve iktidarın kendisini ezmek niyetinde olmadığından emin (müsterih) olacaktır.

· İktidar, muhalefetin kanun haklarından başka bir şey düşünmediğinden müsterih olacaktır.

· Vatandaş ise iktidar bu partinin veya öteki partinin elinde bulunması ihtimalini vicdan rahatlığı ile düşünebilecektir.

Çok partili siyasi hayat, iki parti yöneticileri arasındaki çekişmelere, muhalefet partisinin hürriyet misakı, husumet andı gibi uç söylemlerine rağmen iktidar partisini de olabildiğince ılımlılaştırdı. Değişmez genel başkanlığın kaldırılması, sınıf ve bölge esasına göre parti kurulmasını engelleyen düzenlemelerin kaldırılması gibi siyasi; üniversitelere idari özerklik verilmesi, Basın Yasası’nın liberalleştirilmesi gibi sosyal düzenlemeler gerçekleştirilerek ortam da yumuşatıldı. 27 yıllık tek parti döneminin aksine bir turlu seçim, gizli oy açık tasnif gibi kazanımlarla süslenen süreç, iktidar partisini laiklik ve inkılapçılık konusundaki radikal söylemlerini yumuşatmaya, Osmanlı döneminin hatıralarını yok saymaktan vazgeçmeye, din eğitimi konusunda halkın ihtiyaçlarını karşılayacak adımları atmaya zorlamıştır.

C. TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NDE 1950-1960 (DEMOKRAT PARTİ) DÖNEMİ

Çok partili sisteme geçişin dördüncü yılında yapılan seçimlerle iktidarın el değiştirmesi Türkiye ile ilgilenen ülkelerde büyük ilgi uyandırmıştır. 22 Mayıs’ta cumhurbaşkanı seçilen Celal Bayar’ın parti başkanlığını bırakması ile cumhurbaşkanının partisiz olması şeklen de olsa sağlanmış oldu. Hükûmeti Adnan Menderes kurarken Refik Koraltan, TBMM başkanlığına seçildi. Yeni hükûmet dış politikada değişiklik olmayacağını, mevcut sözlere bağlılığın devam edeceğini ilan ederken ekonomide yabancı sermayeye imkân tanınacağı, üretimin artırılmasına çalışılacağı belirtildi. Okullarda din derslerinin mecburi hâle getirilmesi muhalefetin tepkisini çekerken kamuoyunun hassas olduğu din konusu iktidar ve muhalefet arasında daimi bir polemik konusu hâline gelecektir.

1950-1960 döneminde iktidar ve muhalefet söylemleri, şikâyetleri aynı kalmış ancak tarafların rolleri değişmiştir. Demokrat Partinin, CHP’ye ait malların devletleştirilmesi tehdidini kullanarak muhalefeti etkisizleştirme çabaları tedirginlik oluşturmuştu. Demokrat Parti iktidarının başında ordunun üst kademesinde değişiklikler yaparak eski dönem ile bağlantısı olmadığını düşündüğü isimleri ordu yönetimine getirmiştir. Hükûmetin muhalefeti ve destek olan kaynakları engellemeye yönelik tedbirleri arttırdığı bu dönemde basın ve muhalefet kadar onlara destek olan diğer kesimlere karşı tavır alındı. Meclis çalışmalarını tamamen hükûmetin kontrolü altına verecek düzenlemeler muhalefetin meclis çalışmalarını boykot etmesine rağmen kabul edildi. Anayasa hukukçularının hükûmetin düzenlemelerinin anayasaya aykırı olduğunu iddiasıyla bu tartışmalara katılması üniversiteyi de sürecin bir parçası haline getirdi.

1957-1960 dönemi %200’lük bir enflasyon ile ekonomik bozulmalar konusunda hükûmet için ciddi bir ihtar olurken muhalefet dış yardım olmaksızın hükûmetin ekonomi çarkını döndüremeyecek durumda olduğunu iddia etmeye başlamıştır. İlişkilerde gelinen bu nokta hükûmetin muhalefete karşı tavrını sertleştirmesine de etki etmiştir. Nitekim hükûmet, muhalefetin faaliyetlerini bir düşmanlık gösterisi olarak niteleyecek ve devlet memurlarının da üye olabileceği “vatan cephesi” kurulması çağrısı yapacaktır. Devlet memurlarının siyaset yapmasını engellemek için düzenlemeler yapan hükûmetin bu hamlesi siyasi çekişmenin geldiği noktayı göstermek bakımından anlamlıdır. Muhalefetin en etkili yayın organı Ulus Gazetesi geçici olarak kapatılırken Cumhuriyet Halk Partisi başkanının illerdeki propaganda gezilerinde çeşitli şekillerde problemler yaşanmaya başlamıştır. 1954-1958 döneminde hüküm giyen gazeteci sayısının 238’e ulaşması ise sıkıntının boyutları hakkında bir fikir verecektir.

Hükûmet muhalefetin vatandaşları isyan ve ihtilale teşvik ettiğini iddia ediyordu. Buna mukabil muhalefet de hükûmeti dini siyasete alet etmekle suçluyordu. Hükûmet, muhalefetin halkı ve askeri kışkırtma faaliyetlerini soruşturmak için bir “tahkikat komisyonu” kurarak muhalefet ile arasındaki diyalog kapısını kapatmıştır. Hükûmetin komisyonu eleştirenleri meclis çalışmalarından men etmesi hem anayasa hukukçuları hem muhalefet tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Üniversite öğrencilerinin protesto yürüyüşlerinin İstanbul ve Ankara’da yoğunlaşması sıkıyönetim ilanı ile karşılanmış ancak harp okulu öğrencilerinin de hükûmet aleyhindeki yürüyüşlere katılması işleri içinden çıkılmaz bir şekle sokmuştur. Ancak bu noktada Kurmay Albay Alpaslan Türkeş’in 27 Mayıs sabahı radyodan okuduğu bildiri ile Türk Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresini ele almıştır.

D. 1960 DARBESİ’NDEN SONRA TÜRKİYE

On yıllık dönemde yapılan üç ayrı seçimde çoğunluğu elde ederek hükûmetler kuran Demokrat Partinin bu başarısının getirdiği kendine aşırı güven ve muhalefeti yok sayma anlayışı siyaseti ve toplumu adım adım toplumsal kamplaşma ve çatışmaya doğru götürmüştür. Bununla birlikte art arda üç seçimde milletten hükûmet kurma yetkisini alan bir partinin ordunun müdahalesiyle iktidar koltuğundan indirilmesi, yöneticilerinin de sanık sandalyesine oturtulması demokratikleşmenin kavramsal ve pratik olarak içselleştirilemediğinin inkâr götürmez kanıtı olarak yakın dönem tarihimizdeki yerini almıştır. Cemal Gürsel müdahalenin amacını “Türkiye’de demokrasinin yeniden ortaya çıkarılması” olarak açıklayacaktır. Komite, yol haritasında ilk adımları yeni bir seçim kanunu hazırlamak, bütün partilerin iştirak edeceği bir genel seçim yaparak süreci normalleştirmek olarak ilan etmiştir.

Adalet Partisi, Yeni Türkiye Partisi gibi Demokrat Parti mirasçısı olduğunu iddia eden partilerin yan sıra Türkiye İşçi Partisi de bu süreçte kuruldu. Genel seçimler için hazırlık yapan partilerin üzerinde uzlaştıkları konular bir bakıma on yıllık tartışmaların satır başları niteliğindeydi: Atatürk reformlarının korunması, dinin siyasete alet edilmemesi, bölücü propaganda yapılmaması, aşırı sağ, sol ve ırkçılığa, totalitarizme ve ayrımcılığa karşı gelinmesi gibi. Tabii Milli Birlik Komitesi’nin kararlarının eleştirisi de yapılmayacaktı! ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 31

Yassı Ada’da yapılan yargılamalar sonucunda Mahkeme 15 ölüm, 32 müebbet hapis, ve çok sayıda 4-15 yıl arası hapis cezasına hükmetmişti. Böylece Türk siyasi tarihine seçimle gelen bir yönetimin askerî müdahale ile mahkemede sonlandırılması gibi demokrasi kavramıyla hiçbir şekilde uzlaşmaz not düşüldü.

MBK siyaset sahasını tasarlamaya çalışırken subaylar arasında huzursuzluklar ortaya çıktı. Ankara Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir, kendine bağlı küçük rütbeli subaylar ile idareye el koyma girişiminde bulundu. Ancak ordunun diğer kesimleri hükûmetin yanında yer aldığı için başarılı olamadı. Talat Aydemir, 20 Mayıs’taki ikinci ihtilal girişiminde yakalanarak yargılandı ve idam edildi.

Genel seçim sonuçları hiçbir partiye tek başına iktidar imkânı vermeyince ilk koalisyon hükûmeti CHP-AP tarafından 20 Kasım 1961’de kuruldu. Hükûmet üniversiteden atılan hocaların geri dönmesini sağladı. Meclisteki bütün partilerin iş birliğiyle “komünizm ile mücadele komisyonu” kuruldu. Özel sektör hükûmete destek mesajları yayımlarken İnönü de ekonomik açılımlar müjdesi vermekteydi. Ancak bunların bir çoğu gerçekleştirilemedi.

1964 yılında Kıbrıs meselesi uluslararası gündemin ilk sırasına çıkarken Türkiye, ABD ile müdahaleye izin gerginliği yaşadı. Müttefikleri tarafından yalnız bırakılan Türkiye için neredeyse tek bir merkeze bağlamış olduğu uluslararası ilişkilerini yeniden düzenleme ihtiyacını derinden hissetti. Bu gelişme üzerine büyük ümitler ile gerçekleştirilmiş olan NATO üyeliği de tartışmaya açılacaktır.

15 Eylül 1965 seçimlerinden sonraki dönemde parlamentoda çoğunluğu sağlayan AP Hükûmeti de ülkedeki gidişi değiştirememiştir. Komünizm, basın suçlarının affı, yabancı sermayenin desteklenmesi, Batı’nın içinde olup hiçbir devletin uydusu olmama tartışmaları hızla sürüyordu. Ordu mensuplarının mali durumlarının iyileştirilmesine karşın üniversite öğrencilerinin başlattığı Amerikan karşıtlığı, sağ-sol tartışmaları hızla silahlı çatışmalara kadar gidecektir.

Basında çatışmaların durdurulamaması hâlinde ordunun müdahale edebileceği uyarıları çıkmaya başladı. Öğrenci örgütlenmeleri silahlı eylem yapmak, adam kaçırmak noktasına geldiğinde 12 Mart 1971 tarihli Askerî Muhtıra verildi. Başbakan Demirel istifa etti.

E. 12 MART’TAN 12 EYLÜL’E TÜRK SİYASETİNDE GELİŞMELER

Başbakanın istifa edip kenara çekilmesine mukabil CHP lideri İnönü, Muhtıra’nın parlamento hayatının devamını engellediğini belirterek sert tepki göstermiştir. Bununla birlikte partiler üstü bir hükûmet teklifine de destek vermiştir. AP, CHP, Güven Partisi ve parlamento dışından alınan destekle 27 Mart’ta Nihat Erim başkanlığında bir ‘Teknokratlar Hükûmeti’ oluşturuldu.

Erim Hükûmeti seçimle gelmediği için rahat kararlar almak, siyasi endişelerden uzak bir yaklaşımla ekonomik durumu düzeltmek iddiasındaydı. Yeni hükûmet ilk olarak asayiş meselesine el attı. 11 ilde ilan edilen sıkıyönetimin hedefinde ideolojik terör eylemlerini bitirmek, laik cumhuriyeti tehdit edecek faaliyetleri kontrol altına almak, bölücü terör faaliyetlerini engellemek ve Kıbrıs’a olası bir müdahale için zemin hazırlamak vardı. Basın yayın organları, sendikalar ve üniversitelerdeki siyasi gençlik örgütlerinin faaliyetlerine kısıtlamalar getirildi ve Türkiye İşçi Partisi kapatıldı.

Suat Hayri Ürgüplü ve Ferit Melen ve nihayet Naim Talu ile geçiştirilmeye çalışılan dönemde anarşiden sorumlu olduğu düşüncesiyle üniversitelerin ve akademisyenlerin pasifleştirilmesini sağlayacak düzenlemeler yapıldı. Dönemin en önemli değişimi ise Bülent Ecevit’in 14 Mart 1972’de CHP genel başkanlığına seçilmesi oldu. Buna paralel olarak muhtıra ile kapatılan Milli Nizam Partisi yerine Milli Selamet Partisi kurulmuştu.

1973 genel seçimlerinin sonucu Türkiye’yi koalisyonlara mecbur etmiştir. Uzun arayışların sonunda 25 Ocak 1974’te kurulabilen CHP ile MSP arasındaki ilk koalisyon düşünce suçlarına af, demokratik düzenlemeler, tarım ve vergi reformu, sanayinin bölgeler arasında dengeli dağıtımı, elektrik üretiminde su ve kömür kullanmak, petrol başta olmak üzere madenlerin üretimini devlet kontrolüne almak gibi kapsamlı ve iddialı hedeflerini öne koyarak yola çıktı. Ancak Kıbrıs Barış harekâtın kazanımlarını paylaşmada anlaşamayan hükûmet ortağı iki parti koalisyonu bozarak yeni bir hükûmet krizi yarattılar.

31 Mart 1975’de Süleyman Demirel’in başkanlığında Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi, Cumhuriyetçi Güven Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisinin işbirliğinde Milliyetçi Cephe Hükûmeti kuruldu. Hükûmet programı dengeli bölgesel kalkınma, iş hayatına yönelik düzenlemeler ve tarım sahasında iyileştirmeler yapmayı hedeflerken öğrenci olayları silahlı sağ-sol çatışmaları hâlinde gelişmeye başladı.

Hızla artan siyasi ve toplumsal kamplaşma iktidarı sağ, muhalefeti de bütün sol faaliyetlerin hamisi hâline getirmiştir. Sağ kesim partilerin komünizm, sol partilerin ise faşizm tehdidi ile halkı uyarmaları, DİSK’in Taksim’deki 1 Mayıs 1977 mitinginde çıkan olaylarda 34 kişinin hayatını kaybetmesi toplumun her kesiminde önemli bir sarsıntı yaratmıştır.

5 Haziran 1977 seçimlerinde birinci parti olarak çıkan CHP’nin kurduğu azınlık hükûmeti güvenoyu alamayınca Süleyman Demirel, MSP ve MHP desteğiyle İkinci Milliyetçi Cephe hükûmetini kurmuştur.

11 Aralık 1977 yerel seçimlerinden sonra güven tazelemek isteyen hükûmet düştü. Bu karmaşa sürecinin uzun süreli sayılabilecek hükûmetini AP’den istifa eden bağımsız milletvekilleriyle CHP kurdu. Ancak sokaktaki kavga ayniyle mecliste devam ederken şiddeti biraz daha artmıştı. Hükûmet toplum polisine takviye olarak “mavi bereli” özel kuvvetleri devreye soktu. Bu dönemde terör üniversite ve basın mensuplarına yönelerek daha fazla ses getirmeye çalıştı. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 32

Hükûmetin normal yollardan süreci idare etmek için direnmesine karşın Sivas, Malatya, Bingöl’de yaşanan mezhep çatışması kışkırtmaları toplumsal birlikteliği yok etmeye yönelmişti. Birtakım karanlık odakların 22 Aralık 1978 de Maraş’ta mezhep farklılığını körükleyerek çıkarttıkları çatışma 100’den fazla ölü ve 1000 civarında yaralı ile bardağa taşıran damla oldu.

Bülent Ecevit’in 16 Ekim’de istifasının ardından bütün sağ partilerin desteği ile Demirel azınlık hükûmeti kuruldu. Günde ortalama 20 vatandaşımızın hayatını kaybettiği o günlerde eski Başbakanlardan Nihat Erim ve DİSK Başkanı Kemal Türkler’ in öldürülmeleri anarşi ve terörün ulaştığı boyutu gösteren uç olaylardır. Kıbrıs Barış Harekâtından sonra maruz kalınan Amerikan ambargosu, dış ilişkilerin kötüleşmesinden etkilenen kredi musluklarının kapanması, radikal kararlar almayı bir zaruret hâline getirdi.

24 Ocak kararları ile iki aşamada yapılan %73’lük değer düşürme ile uluslararası mali piyasaların beklentisi karşılanarak dışarıdan kredi alınmaya çalışıldı.

Lider seviyesindekilerin hiçbir şartta bir araya gelmeme inadının siyaset kanalını tıkanması üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanunu’na dayanarak 12 Eylül 1980’de yönetime el koymuşlardır.

F. 12 EYLÜL 1980 DARBESİ VE SONRASINDA TÜRKİYE

Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarından oluşan Milli Güvenlik Konseyi “devletin temel kurumlarının işlemez hâle getirildiği, siyasilerin kısır çekişmelerinin ülkeyi sıkıntılardan kurtarmak için gerekli tedbirlerin alınmasına engel olduğu, toplumda Atatürkçülük yerine irticai ve sapkın ideolojilerin hakim olduğu” suçlamalarını yaparak meclis ve hükûmeti feshetti ve milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırdı. Seçimlerde ülke genelinde oy barajı sistemi getirilerek küçük partilerin meclise girmeleri engellendi.

Bülent Ulusu’nun Başbakan ve Turgut Özal’ın ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olduğu dönemde yaşanan banker skandallarının yanı sıra bölge insanına getirilen kültürel yasaklamalarla Güney Doğu’daki terör toplumsal destek bulmaya başlamış, asayiş problemleri hemen bitirilememiştir. Problemlerin 1961 Anayasası’nın çok serbest anlayışından kaynaklandığı düşüncesinden hareketle hazırlanan yeni Anayasa ve Konsey Başkanı Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığının %92 gibi yüksek bir oyla kabul edilmesi vatandaşların darbe öncesi ortamdan ne kadar şikâyetçi olduklarını en iyi anlatacak göstergelerden biridir.

3 Mart 1983’te kabul edilen Siyasi Partiler Kanunu ile siyasi faaliyetler serbest bırakılmakla birlikte önceki dönemde genel başkan, yönetim kurulu üyesi veya milletvekili olanlara siyasi yasak getirildi. Siyasi yasaklıların 1987’de yapılan referandumla siyasete dönmelerini takiben yapılan seçimler yeniden koalisyonlar devrini başlatmıştır.

Turgut Özal’ın başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı dönemi uzun süreli yüksek enflasyonun bir neticesi olarak ortaya çıkan gelir dağılımı adaletsizliğini ortadan kaldırmak ve bir orta sınıf oluşturmayı hedeflemişti. Ancak parti kadrolarının kendi arasında anlaşmazlığa düşmelerinin de etkisiyle bu proje uzun soluklu olamadı.

1991 seçimlerinden sonra Türk siyasi hayatının mevcut iki büyük partisinin: Doğru Yol Partisi ve Sosyal Demokrat Halkçı Partinin bir araya gelmesi ile başlayan süreç iki binli yılların başına kadar devam edecektir. Bu dönemde de terör olayları toplumun her kesiminden kurbanlar alarak devam etmiştir.

Körfez Savaşı’nın doğrudan ve dolaylı etkileri kadar 1990’da Sovyetler Birliği’nin dağılması sürecinde ortaya çıkan “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Kadar Türk Dünyası” gibi iddialı söylemlerin altı doldurulamadığı için Türkiye’nin bölgesel güç olma hayalleri gerçekleştirilemedi.

Özal’ın vefatıyla başlayan Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanlığı döneminde de koalisyonlar, seçim barajları tartışmaları öne çıktı. 5 Nisan 1994 kararları olarak tarihe geçen ekonomik önlemler, getirilen yeni vergiler ve paranın değer kaybı toplumun büyük kesimlerinin daha da fakirleşmesini simgeliyordu.

1995 seçimlerinden sonra hiçbir partinin milletten hükûmet kuracak kadar destek alamadığı ortamda 28 Haziran 1996’da Refah Partisi Doğru Yol Koalisyon Hükûmeti kuruldu. Refah Partisi, Doğru Yol Partisi Koalisyonunda Necmettin Erbakan’ın başbakanlığı sırasında basına yansıtılan uç dinî söylemler üzerine Milli Güvenlik Kurulu 28 Şubat 1997’de hükûmeti uyardı. MGK’nın bu uyarısı darbeden önceki son hamle olarak post-modern bir darbe şeklinde vasıflandırıldı.

Cumhurbaşkanı Demirel yeni hükûmeti kurma görevini koalisyonun diğer ortağı yerine Anavatan Partisi Başkanı Mesut Yılmaz’a verdi. Siyasi ortamın gerginliğini dikkate alarak farklı kombinezonlarla kurulan ANAP/DSP/DTP Koalisyonu sırasında terör örgütüne yardım eden Suriye ile savaşın eşiğine gelindi.

Koalisyon, politik hesaplaşmalar dolayısıyla bozulunca bu defa DYP ve ANAP desteğiyle Bülent Ecevit’in başkanlığında DSP azınlık hükûmeti kuruldu.

18 Nisan 1999 seçimlerinde DSP birinci parti oldu. Cumhuriyet döneminin ilk partisi olan Cumhuriyet Halk Partisinin ilk defa Meclis dışında kaldığı bu dönemde Ecevit’in başbakanlığında ANAP ve MHP ile koalisyon kuruldu. Koalisyon üyeleri arasında politik çıkarların öne çıkarılmasından kaynaklanan sorunlar ve başbakan ile cumhurbaşkanı arasında yaşanan tartışmalar vesilesiyle sonlanan DSP, ANAP ve MHP koalisyonundan sonra 3 Kasım 2002’de yapılan seçimlerden sonra Adalet ve Kalkınma Partisi dönemi başlamıştır.

14 Ağustos 2001’de kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi, 3 Kasım 2002 seçimlerinde en yüksek oyu alarak Abdullah Gül başkanlığında 58. Hükûmeti kurmuştur. Recep Tayyip Erdoğan, siyasi yasağının kalkmasından sonra 15 Mart 2003’te 59. Hükûmetin başbakanı olmuştur. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 33

ÜNİTE 8 – 1938’DEN GÜNÜMÜZE SOSYAL, KÜLTÜREL VE SANATSAL GELİŞMELER

A. II.DÜNYA SAVAŞI YILLARINDAKİ SOSYAL VE KÜLTÜREL GELİŞMELER

Türkiye’nin Atatürk reformlarıyla içine girdiği sosyal ve kültürel gelişim dönemini incelerken tek parti döneminin 1946’ya kadar uygulamaları ve sonrasını iki ana kategori olarak değerlendirmek gerekecektir.

Devlet cumhuriyeti, ilke ve inkılapları devam ettirmek amacıyla halka ulaşmak, ona rejimi anlatmak için kurduğu Halkevlerinde her şeyi kontrol eden kuşkucu ve sakınmacı bir anlayışla hareket etmiştir. Endişelerin şekillendirdiği kontrolcü anlayış ilkelerde daha radikal uygulamalar ile döneme damgasını vurmuştur. Savaş gelişmelerine göre Irkçılık-Turancılık ve komünistlik devlet takibatına uğrayan fikir akımları olarak öne çıkmışlardır. 1940 tarihinde yapılan bir düzenlemeyle, rejimin halka ulaşmak için bulduğu en etkin yol olan halkevlerinde kütüphanelere dinî içerikli ve inkılabın ideolojisine uymayan siyasi yayınların girmesi yasaklandı. 1942’de gazetelerde dinî içerikli yazı dizilerinin yayını kontrol altına alınmaya başlandı.

Nüfusun % 80’i köylerde yaşayan ülkede gençleri bulundukları mahallerde eğitip üretici yaparak köyden şehre göçü engellemeyi hedefleyen Köy Enstitüleri köye yönelik hizmetlerinden daha çok kuruldukları yöredeki kültürel ve toplumda yerleşik gelenek ve dinî anlayışa aykırı görülen uygulamaları ile gündem oluşturacaktır. Atatürk’ün işaretiyle başlayan köy çocuklarının eğitimi çalışmaları, köyü geliştirmek, köylünün üretimini daha bilinçli yapmasına destek olmak amacı da taşıyan Köy Enstitüleri ile en üst düzeye erişmiş oluyordu. Öğrencilerin teorik derslerden daha çok kırsal hayata dönük olarak uygulama esaslı öğrenmelerine dayanan eğitim Atatürk’ün daha I. Maarif Kongresinde ortaya koyduğu; eğitimin ameli olması esasına da uygundu.

Büyük şehirlerde ekmeğin ve temel ihtiyaç maddelerinin karneye bağlanması yaşamı zorlaştırmıştır. Uygulama 1942 yılının Ocak ayında başlamıştır. Diğer taraftan karaborsanın engellenememesi, yetersiz gıda almanın neticesinde ortaya çıkan beslenme bozukluklarının yanı sıra temizliğe dikkat edilmemesinden kaynaklanan salgın hastalıklar da halkın durumunu zora sokmuştur. Çiçek ve tifüs hastalıklarının dönemin karikatür dergilerinin başlıca konusu hâline geldiğini söyleyebiliriz. Tam bir tarım ülkesi olan Türkiye’de üretim yetersizliği dolayısıyla tahıl ithali yapılmak durumunda kalınması, üzerinde düşünülmesi gereken bir veridir.

Tek parti döneminin uygulamada çoğunlukla halk için halka rağmen şeklinde tezahür eden halkçılığı ise bu dönemde halk için halk ile beraber şekline dönüşmeye mecbur olmuştur. Bu dönüşüm sürecinin baş konusu ise halkın din anlayışı olmuştur. İktidar ve muhalefetin tartıştıkları yegâne mevzu halkın dini hassasiyetinin istismarı olmuştur. Çok partili dönemin başlangıcında yer alacak aktörler ile laiklik ve cumhuriyetçilik taraftarlığı konusunda ön uzlaşı sağlayan iktidar partisi ilk genel seçimlerin ardından 1947 kongresinde laiklik ve inkılapçılık ilkelerinde radikal uygulamalardan vazgeçme kararı almak durumunda kalmıştır. 1949’da ilkokulların 4. ve 5. sınıflarına din dersleri konulmuştur. Din meselelerinin sağlam ve ilmi esaslara göre incelenmesini mümkün kılmak, mesleki bilgisi kuvvetli ve geniş düşünüşlü din adamlarının yetişebilmesi için gerekli şartları hazırlamak…” gibi ikili amaçla açılan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ilk dört yılı boyunca ders programları arasında Kur’an-ı Kerim’e yer verilmemiştir. Ancak 1953-1954 öğretim yılında yapılan yeni programda ‘Kur’an ve İslam Dini Esasları’ adlı bir ders yer almıştır.

B. DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİNDE SOSYAL VE KÜLTÜREL ALANDA TARTIŞMALAR/GELİŞMELER

Atatürk heykellerine yapılan saldırılar on ayda 15’e ulaşması kadar iktidar partisinin örgütlerinde inkılaplardan geri dönülmesi konularının tartışılması gibi hususlar tepki yaratmıştır. Bunlara ilaveten 25 Temmuz 1951’de Atatürk’ü Koruma Kanunu” çıkarılarak muhalefetin eleştiri ve tenkitlerinin önüne geçilmek istenmiştir.

İlk icraat olarak ezanın yeniden Arapça okutulmasını mecliste oy birliği ile kabul ettiren Menderes Hükûmeti 21 Ekim 1950’de okullarda din dersini mecburi hale getirirken, hedeflerinin “Atatürk’ün başarılarını orijinal hâliyle korumak yerine başarıyı getiren amaca uygun bir şekilde geliştirmek olduğunu” ifade edecektir.

Diyanet İşleri Başkanlığı fetvalarıyla komünizm aleyhtarlığını ortaya koyan hükûmetin muhalefet ile anlaştığı belki de tek konu buydu. Menderes din istismarı ve irtica karşısında en etkili politikanın maddi refahı artırmak olduğunu iddia etmekteydi.

Etkili bir toplumsal örgüt olan Halkevleri ve kırsal kesimlerin ihtiyacını karşılayacak Köy Enstitüleri, Cumhuriyet Halk Partisinin kontrolünde oldukları ve “solcu düşüncelerin bütün propagandalarıyla bu kurumlara girdiği gerekçesiyle” kapatılırken dinin siyasete alet edilmesini önlemek amacıyla 23 Temmuz 1953’te Vicdan ve Toplanma Hürriyetinin Korunması Kanunu” çıkarılmıştır.

1957 seçimleri arifesinde ise hükûmetin camilere yaptığı bağış miktarı istismar vesilesi olarak muhalefetin diline düşecektir. Başbakan Menderes’in seçim propagandasına göre ise 7 yılda 15.000 cami yapılmış 86 cami onarılmıştı. CHP’nin iktidar döneminin sonunda aynı amaca yönelik olarak başlattığı din derslerinin devlet okullarında okutulması ve imam hatip kurslarıyla İlahiyat Fakültesinin açılması gibi hamlelerin bir devamı olarak algılanabilecek faaliyetlerin eleştiri konusu edilmesi dönemin siyaset yapma anlayışını göstermesi bakımından önemli bir işleve sahiptir.

Sosyal Hayata Dair Tartışmalar/Gelişmeler

Demokrat Parti programı yeni dönemde sosyal meselelere ağırlık verileceğini gösteren işaretler ile doluydu. İşçilere grev, ücretli izin ve tatil hakkı verilmesi, umumi af çıkarılması, fırsat eşitliğinin, hakim teminatının sağlanması ve antidemokratik kanunların gözden geçirilmesi gibi. Umumi af ve ücretli hafta sonu tatilinin gerçekleştirilmesine karşın sendikalı işçilere grev hakkının verilmesi hayata geçirilememiştir. Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu(Türk-İş)in hükûmet ile işçiler arasındaki ilişkilerde etkili olmaya çalıştığı bu dönemde yapılmaya çalışılan grevler hükûmetin sert tepkisiyle engellenmişse de hükûmet, grev hakkını reddetmediklerini ancak verilme zamanını tayin etmediklerini belirterek zaman kazanmaya çalışıyordu. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 34

C. 1960-1980 DÖNEMİ SOSYAL VE KÜLTÜREL TARTIŞMALAR/GELİŞMELERİ

1960 müdahalesinden sonra hem Millî Birlik Komitesinin hem hükûmet hem de muhalefetin söyleminde dinin siyasete alet edilmemesi ana ilke olarak yer almıştır. Komite, Kasım 1959’da kurulan Yüksek İslam Enstitüsü’nde reform yapılarak iktisat, ekonomi, medeni hukuk ve sosyoloji gibi konuların da ders programlarına eklenmesine karar vermiştir. Din görevlilerinin mali haklarında iyileşme yapılmasını da öngören Komite, öğrencilerin müspet ilimleri de öğrenmeleri halinde taassuba kaçmalarının önüne geçilebileceğini düşünmüş olmalıdır. Komitenin din sahasındaki önemli bir adımı ise Kuran’ın Türkçeleştirilmesi çalışmalarını başlatması olmuştur. Cuma namazları için Diyanet İşleri Başkanlığınca Hutbeler dergisi çıkarılmaya başlandı.

9 Temmuz 1961 tarihinde kabul edilen Anayasa ile devlet demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olarak kabul edilmiştir. Bu anayasa ile yumuşak bir kuvvetler ayrılığı gerçekleştirilmiştir. Yasama görevi Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosuna verilmiştir. Temel hak ve hürriyetler konusunda daha ayrıntılı olan yeni anayasa ile Anayasa mahkemesi kurulmuştur.

İkinci İnönü Hükûmeti din eğitimi hususunda yeniden bir yapılanmaya giderek müftü ve imamların eğitiminin iyileştirilmesiyle dinin siyasete alet edilmesinin önüne geçilebileceğini ümidini dile getirdi. Devletin temellerinin din esasına oturtulmasının engellenmesi çabaları iktidar, muhalefet ve ordu yönetimini meşgul ederken toplum, din konusunda son derece hassas olduğunu gösterecektir.

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri Bülent Ecevit ise sağ-sol çatışmalarında kullanılan din motifine farklı yaklaşarak çatışmaların dinle değil ekonomik çıkarlarla ilgili olduğunu iddia etmekteydi. Gericileri destekleyenlerin gerçekten yerli ve yabancı çevrelerce sürdürülen kâr mücadelesine katıldıklarını, yabancı sömürgecilerin kendi ekonomik üstünlüklerini sürdürmek için yaptıkları savaşa yüce bir anlam katmak, kutsal bir görünüş vererek halkı da katmak için dini kullandıklarını savunuyordu.

1970’li yıllarda endüstri, teknik ve meslek liselerine önceye nispetle ağırlık verildiği görülmektedir. Buna mukabil öğretmen yetiştirme konusundaki temel kuruluşlar olan Eğitim Enstitüleri partiler arası mücadelenin sahnesi hâline gelmiştir.

İşçilerin “iktisadi ve sosyal durumlarını korumak veya düzeltmek amacıyla toplu sözleşme ve grev haklarına sahip oldukları” kabul edildi. Bu hakların kullanılması ve istisnaları ve işverenlerin haklarının kanunla düzenleneceği belirtildi. Buna ek olarak ücretli hafta ve bayram tatili ile ücretli yıllık izin hakkının kanunla düzenleneceği anayasada yer aldı. İşçilerin hakikaten kendi çıkarlarını koruma kültürünü geliştirmesine yardım edecek şekilde kullandıkları bu hak 1970 muhtırasından sonra askıya alınacaktır. Müdahaleden sonraki yıllarda da düzelme göstermeyen gelir dağılımı ve işsizliğin, yoksulluğun artışı toplumun her kesiminde ortaya çıkan kutuplaşmaları artırıp keskinleştirmiştir.

Sosyal ve Kültürel Sahada Tartışmalar/Gelişmeler

Bu dönemde iktidar muhalefet tartışmalarının temelinde iş ve işçilerin siyasi ve sosyal hakları konuları yer almaktadır. Hükûmetlerin işçilerin haklarına ve sosyal güvenlik sistemine yönelik söylemleri bir nevi zaman kazanmaya yönelikti. Grev hakkı tanınacaktı ancak doğru kullanılmalıydı dolayısıyla işçi kesiminin bu hakkı istismarı endişesi söz konusu ediliyordu.

Sosyal yapıyı güçlendirmeyi amaçlayan MBK tarafından adalet, dürüstlük ve demokrasi ilkelerini ayakta tutmak, hür düşünce ve müspet ilim ışığı altında halkın maneviyatını yükseltmek amacıyla partiler üstü bir kültürel örgüt olarak Türk Kültür Derneği kuruldu.

İktidar ve muhalefet olarak sağ ve sol diye basitçe ayırabileceğimiz taraflar meselelere tamamen farklı açılardan bakıyorlardı. Nitekim Türkiye İşçi Partisi, hükümetlerin Türkiye’de bölge ayrımı yaptıklarını, doğunun gelişmemesi meselesinin Türklük Kürtlük meselesi olmadığını iddia ederken Adalet Partisi ağırlıklı koalisyon hükümetinin Adalet Bakanı 141. ve 142. maddelerin sadece komünizmi değil aynı zamanda Kürtçülük ve ırkçılığı da kontrol altına almak için gerekli olduğunu bildiriyordu. Hükûmeti en fazla ve etkili eleştiren Türkiye İşçi Partisi arasında sosyalizm anlayışı yüzünden bölünmeler baş göstermeye başladı. Genel Başkan Aybar anlayışlarının Rus Bolşevizmine benzemediğini Türkiye’nin şartlarına göre çözümler ve söylemler geliştireceklerini iddia ederken muhalifleri onun sosyalizme ters düştüğünü iddia etmekteydiler.

Türkiye’de devlet ve toplum hayatının her cephesinde önemli bir rol oynayacak olan Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT) 1 Mayıs 1964 tarihinde kuruldu.

İşçi kesiminde de farklı ve etkili eylemler söz konusu olmaya başlamıştı. Artık işçiler kendilerini temsil etmediğine inandıkları sendikaların imzaladığı sözleşmeleri tanımayarak greve gidiyor ve istedikleri şartlarda toplu sözleşmeler imzalıyorlardı. Batı Avrupa devletlerinin işçi talebi işte bu ortamda hükümete rahat bir nefes aldırdı. Zira hızla artan işsizlerin sayısı azalacak, bunların gönderecekleri dövizler ise ekonomiye katkı sağlayacaktı.

Türk aydınını yıllardır meşgul eden batılılaşma meselesini Partinin başkanı Erbakan farklı bir boyutta tartışmaya açmıştı: ‘Türkiye batıya göre geri, doğuya göre ileriydi. Dolayısıyla batılı ortak pazara bugünkü hâliyle girerse sömürge olacaktır’. Türkiye doğulu ülkelerin ortak pazarına girmeli ve lider olmalıydı.

D. 1980-2000 DÖNEMİ SOSYAL VE KÜLTÜREL TARTIŞMALAR/GELİŞMELER

1980 müdahalesinden sonra da önceki deneyimlerin tekrarını yaşayan ülkede asayişin belli oranda sağlanmış olması dahi memnuniyet yaratmıştır. Anavatan Partisi ve sonrasındaki koalisyon hükûmetleri toplumsal barışa katkıda bulunacak söylemler geliştirmiş olmalarına karşın uygulamada sıkıntıların giderilmesini sağlayacak, köklü çözümleri getirecek adımlar atılmamıştır.

Ekonomik sıkıntılar devam etmiş, Türk lirasının değer kaybına uğramasına mukabil yeni iş alanlarının yeterince açılamaması ülkede refahın artmasına engel oluşturmuştur. Öncelik iletişim olmak üzere kültür alanındaki gelişmeleri ana hatlarıyla inceleyelim. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 35

Görüntülü Dünya/İletişim

a. Radyo

Türkiye’nin sosyal ve kültürel yaşamını etkileyen gelişmeler içerisinde en etkili olanı şüphesiz 1990’lı yıllarda hızla gelişen radyo ve televizyon olayıdır. İstanbul Radyosu 1927’de İstanbul Sirkeci’deki Büyük Postane’nin bodrum katında yayına başlarken, Ankara Radyosu da aynı yıl Ankara’da da Ulus’ta kurulan bir stüdyoda hizmet girmişti. Ankara Radyosu 29 Ekim 1938’de verici ve stüdyo imkânları ile İstanbul Radyosunu ikinci plana itmişti. İzmir’de Belediyenin kurduğu İzmir Radyosu da 1948’de yayın hayatına başlamıştır. Radyo’nun Türkiye’de nüfusun yarısına yakınına ulaşabilmesi 1960’lı yıllarda olmuştur ki günlük yayın süresi 12-13 saat civarındaydı.1994 yılı itibarıyla lisans başvurusu yapan radyo sayısı 1600 civarındaydı. Radyo ve televizyonların yayın esaslarını düzenleyen kanun 13 Nisan 1994 tarihinde Mecliste kabul edilmiştir. 2000’li yıllarda radyo, hemen hemen her toplum kesiminin takipçilerine ulaşmada kullandığı bir iletişim aracı olarak etkinliğini devam ettirmektedir.

b. Televizyon

31 Ocak 1968’de deneme yayınına başlayan TRT Televizyonu, yayına haftada 3 gün, üçer saat olarak başladı ve 1 yıl sonra haftada 4 güne çıktı. 1970’de İzmir Televizyonu, ardından 1971’de İstanbul Televizyonu faaliyete geçti. TRT günümüzde 14 televizyon kanalı, 7 ulusal, 6 bölgesel, 2 uluslararası radyo kanalı, trt.net.tr ve trt.world.com üzerinden 35 dil ve lehçede Türkiye’ye ve dünyaya yayın yapmaktadır. 1990 itibarıyla özel kanalların da devreye girmesiyle siyaset, ekonomi(reklam) kültür hayatında son derece etkili ve kârlı bir güç hâline gelen televizyonculuk, gazete ve holding sahiplerinin de büyük ilgi duyduğu bir alan oldu. 8 Temmuz 1993 düzenlemesiyle radyo ve televizyon yayınında devlet tekeli kaldırıldı.

1994 tarihinde çıkarılan 3984 sayılı yasa ile bütün yayın alanını kontrol etmek üzere Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) oluşturularak sektörün çalışmalarına bir standart getirilmek amaçlandı.

c. Mimarlık

Mimarlık alanında dışa açılma 70’li yıllarda başlamıştır. Ekonomik durgunluğun da bir ölçüde zorladığı bu dışa açılma, Türkiye inşaat sektörünün Libya, Irak vb. petrol ülkelerindeki yatırım taleplerinin değerlendirmeleri sonunda büyük başarı ortaya koydukları bir hizmet alanı olmuştur. Cumhuriyetin ellinci yılında 29 Ekim 1973’te açılışı yapılan Boğaziçi Köprüsü üç yıllık inşa sürecinden sonra iki kıtayı birbirine bağlarken köprünün proje aşamasında Türk firmalar katkı sağlamıştır. Sovyet sisteminin çöküşünden sonra Rusya ve Türkistan cumhuriyetlerinde yaygınlaşan inşaat sektöründeki gelişmeler mimarinin de uluslar arası platformda kendini kanıtlamasına imkân verdi.

d. Müzecilik

Taşınmaz kültür varlıkları ile ilgili kanun 1906 tarihli Asar-ı Atika(eski eserler) nizamnamesi ile 1973 yılına kadar devam etmiştir. 1951’de Anıtlar Yüksek Kurulu ve Taşınmaz Eski Eserler Kurulu oluşturulmuştur. Bu kurul vasıtasıyla mimari ve tarihî anıtların koruma, bakım ve onarım işleri düzenlenmiştir. Türk müzeleri ancak 80’li yıllarda uluslararası ödüller ile tanışmaya başlamıştır. Türk ve İslam Eserleri Müzesi 1984 ve Antalya Müzesi 1988 Avrupa Konseyince Mansiyon ödülü almışlardır. 1993’te yeniden düzenlenerek açılan İstanbul Arkeoloji Müzeleri de Avrupa Konseyi Müze ödülü kazanmıştır.

İkinci Meşrutiyet döneminde Ziya Gökalp’in önerdiği Millî Kütüphanenin kuruluş çalışmaları, 15 Nisan 1946’da Millî Eğitim Bakanlığı Yayımlar Müdürlüğü’nde küçük bir büroda başlatılabilmiştir. iki yıl içerisinde koleksiyon adedi 60.000’e ulaşan Millî Kütüphane 29 Mart 1950 tarihinde kabul edilen Kuruluş Kanunu ile yasal kimlik kazanmıştır.

e. Müzik

1960-80 arası dönemde gittikçe hızlanan köyden kente ve özellikle büyük kentlere göçün ortaya çıkardığı ekonomik, sosyal ve düşünce dünyamızdaki toplumsal sorunların girdabındaki geniş kesimlerin büyük ilgi gösterdiği arabesk müzik, günlük dertleri, umutsuzluğu, çaresizliği konu alan şarkılarla bilhassa 70’li yıllarda gelişmesini pop, folk, rap gibi çeşitli alt türleriyle sağlamlaştırmıştır.

Türk Sanat Müziği toplumun arabesk ve pop müziğe yoğun ilgisi gösterdiği 70’li yıllarda devlet eliyle açılan Türk Musikisi Devlet Konservatuarı ve benzerleri sayesinde yeni bir gelişme dönemine girmiştir. Resmî müzik topluluklarının ilki olan İstanbul’daki Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Klasik Türk Müziği alanında Türkiye’nin önde gelen isimlerinden olan Prof. Nevzad Atlığ ile Tarihçi ve Müzikolog Yılmaz Öztuna tarafından 1975 yılında kuruldu.

f. Resim

Resim satın almak 1970’lere kadar tek başına devletin gerçekleştirdiği bir görev gibi algılanmıştır. Bu tarihten sonra bankalar ve büyük şirketlerin ve mali durumu belli bir düzeyin üstünde olan kesim koleksiyoncuların ilgisi ortaya çıkmaya başlamıştır. 1987 Uluslararası İstanbul Bienali koleksiyonlarda çağdaş Türk resminin yer almasında önemli bir rol oynamıştır.

g. Tiyatro

Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğünün kuruluşu 1949’da gerçekleşebilmiştir. Devlet tiyatroları başlangıçtan 1980’li yıllara kadar yerli yazarları teşvik etme ve millî edebiyatı zenginleştirme görevini yerine getirmemekle eleştirilmektedir. Geniş seyirci kitlesi, kaliteli ve büyük salonlar konusunda her zaman sıkıntı yaşayan tiyatro için en önemli gelişmelerden birisi de 1982 yılında özel tiyatrolara devlet desteğinin başlatılması olmuştur. ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİ-II

Sayfa 36

h. Sinema

1960-1970’lerdeki seyirci sayısını 2000’li yıllara kadar bir daha yakalayamadı. 1990’larda çekilen filmlerin bir kısmı mali yetersizlik ve salon yokluğundan gösterime girme şansını bulamadı. 2000’li yıllarda yerli sanatçıların ve firmaların filmleri de son derece önemli izleyici sayısı ile topluma ulaşma konusundaki sıkıntıların aşıldığını göstermektedir.

i. Sağlık

Devletin bu sektöre sağladığı destek ile insan gücü açısından 1980-1995 dönemi önemli bir gelişmeyi işaret etmektedir. Toplam sağlık personeli sayısı %155 artarken ağırlık pratisyen hekim ve sağlık memurlarının sayısında olmuştur. Aynı dönemde sosyal güvenlik kapsamına dâhil edilen nüfus %130 oranında artış göstermiştir. Bu süreçte bölgelerarası farklılık %50 azaltılmıştır.

j. Tarım Sanayi

Cumhuriyetin başlarında ihracatın %85’ini oluşturan, nüfusun %75’ini bulan tarım sahası sanayi ve hizmet sektörlerinin devamlı büyümesi karşısında 1960’lardaki %38lik paydan geriye düşerek 1990’lı yıllarda gayrisafi millî hasıla içinde %14 noktasına çekilmiştir. Sanayi alanında önceliği kimya, makine, gıda ve dokuma, giyim, ayakkabı, deri üretimi sektörleri almaktadır. Dönemin öne çıkan özelliği devletin küçültülmesi ve başta imalat sanayi olmak üzere ekonomik hayattaki yerinin azaltılması olmuştur.

k. Seçim ve Seçmen

Türkiye bilhassa 1980 sonrası dönemde 60’lı yılların hızlı nüfus artışının ve seçmen yaşının 18’e indirilmesinin de etkisiyle büyük bir seçmen patlaması yaşamıştır.

l. Teknolojik Araştırma ve Geliştirme

Osmanlı son döneminden itibaren devam eden ithal-ikameci anlayış dolayısıyla Türkiye ekonomisi bu sahaya kaynak ayırmak ve önem vermek gibi bir yaklaşıma ancak yüzyılın sonlarında ulaşabilecektir. Türkiye’nin bu sahadaki öncü kurumu Tübitak olmuştur.

m. İnternetin Yaygınlaşması

Türk Dil Kurumunun Genel Ağ olarak tanımladığı İnternet’e Türkiye 1993 yılında bağlanmıştır. Üniversiteler de Tübitak’a bağlı bir teknoloji birimi olan Ulusal Akademik Ağ ve Bilgi Merkezi (ULAKBİM) üzerinden uluslararası bilgi kaynaklarına ulaşmaktadırlar.

Yirminci Yüzyılın Sonunda Türkiye

1980’de yaklaşık 45 milyon olan ülke nüfusunun 75 milyona ulaştığı günümüzde dünya ortalamalarına göre hızla artan temel ihtiyaçların planlı bir şekilde karşılanamamasından doğan sosyal, ekonomik, kültürel ve politik sorunların en üst düzeye ulaştığı bir dönemi kapsamaktadır.

21. yüzyıla girerken şehirleşme önemli oranda artmış olmasına karşın, köyden şehre göçün yarattığı problemler planlı bir şekilde ele alınamamış, özellikle büyük şehirlerin varoşlarında gecekondu mahalleleri oluşmuştu. Burada altı çizilmesi gereken husus geçinebilmek, daha iyi ve rahat bir yaşam kurmak amacıyla hızla büyük şehirlere akan kitlelerin kırsal alandaki yaşam şeklini, anlayış ve davranış kalıplarını da şehirlere neredeyse hiç değiştirmeden taşımış olmalarıdır. Şehirleşmenin, modernleşmenin sadece sayısal ölçekte değerlendirilmesini sorgulamayı gerektiren bu durum Türkiye’ye has bir gelişme şekli olarak ortaya çıkmıştır.

Eğitime ayrılan bütçenin kademeli artması yanında ARGE harcamalarına ayrılan kaynağın çoğalması ilmî araştırmaların  çoğalmasına son derece önemli katkı sağlamaktadır                          

Happy
Happy
0
Sad
Sad
0
Excited
Excited
0
Sleepy
Sleepy
0
Angry
Angry
0
Surprise
Surprise
0

Average Rating

5 Star
0%
4 Star
0%
3 Star
0%
2 Star
0%
1 Star
0%

Bir cevap yazın