İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI SONRASI AVRUPA BÜTÜNLEŞMESİ
Federalizm bir siyasi bütünleşme ve örgütlenme modelidir. Federalizm fikrinin vücut bulmuş hâli olan
Federasyon, egemenliğin merkezî (federal) devlet ile üye (federe) devletlerarasında paylaştığı bir
bütünleşme şeklidir. Federasyonda devletler ortak çıkarlarını gerçekleştirmek ve ortak faydalar elde
etmek üzere gönüllü olarak bir araya gelirler. Ortak çıkarların gerçekleştirilme amacı, üyelerin bireysel
çıkarlarının uzlaştırılmasını ve asgari müşterekte buluşulmasını gerektirir.
İkinci Dünya Savaşı Sonrası Genel Durum
İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın bütünleşmesine neden olan gelişmelerin başlıca iki sebebi vardır.
Bunlardan ilki; Avrupa ülkelerinin savaş sonrası kayıpları telafi etme çabaları ve Almanya sorununun
çözülmesi için yapılan düzenlemelerin etkisi; ikincisi ve daha da önemlisi, Amerika Birleşik Devletleri’nin
(ABD) ekonomik ve siyasi çıkarları doğrultusunda savaştan büyük kayıpla çıkan Avrupa’nın
bütünleşmesini hızlandırıcı rol oynamasıdır.
MARSHALL PLANI VE NATO’NUN KURULUŞU
Truman Doktrini
Soğuk Savaş koşullarında, özellikle de 1947 yılından itibaren SSCB ile ABD arasındaki karşıtlık giderek
daha fazla ortaya çıkmaya başlamıştır. SSCB’nin Doğu Avrupa’da nüfuzunu artırması, Fransa ve İtalya’da
komünist partilerin güç kazanması gibi gelişmeler, Sovyet etki alanının genişlemesi karşısında ABD’nin
Avrupa’yı ekonomik ve siyasi açıdan güçlendirmesi gereğini daha da belirgin hâle getirmiştir. Tüm bu
gelişmeler sonucunda,12 Mart 1947 tarihinde ABD Başkanı Harry Truman Kongre’de yaptığı tarihi
konuşmasında dünyanın iki ideoloji arasında bölünme aşamasında olduğunu belirtmiş ve ABD’nin
komünist tehlikesi altında bulunan Türkiye ve Yunanistan’a 400 milyon dolarlık askerî yardım
yapacağını açıklamıştır.
Marshall Planı
Truman Doktrininden sonra, ABD’nin Avrupa’yı güçlendirme çabalarının ekonomik ayağı Marshall Planı
ile sağlanmıştır. Avrupa’yı tek tek ülkeler temelinde değil, bir bütün olarak kapsayan bu Plan, Avrupa’nın
ekonomik göstergelerinin iyileştirilmesi için bir birlik yaratma hedefini öngörmekte idi. İçerik itibarıyla
serbest ticaret fikrine dayalı olan Plan, ABD’nin ekonomik ve siyasi üstünlüğünü sürdürme ve SSCB’nin
3
ilerlemesini durdurma hedefine yönelik olarak oluşturulmuştur. Plan yasalaşmış ve 1948’de onaylanarak
yürürlüğe girmiştir. Marshall Planı’na ilişkin düzenlemeler için Avrupa ülkeleri kendi aralarında Nisan
1948’de Avrupa Ekonomik İş birliği Örgütünü (Organization of European Economic Cooperation-OEEC)
kurmuşlardır. Bu Örgüt 1961 yılında Ekonomik İş birliği ve Kalkınma Örgütüne (Organization of
Economic Cooperation and Development- OECD) dönüşmüştür. Marshall Planı kapsamında verilen
ekonomik yardımlar, 1950 yılında başlayan Kore Savaşı ile birlikte askerî yardımlara dönüştürülmüştür.
Marshall Planı 1953 yılında resmen sona ermiştir. Batı Avrupa ülkeleri ile ABD’nin Truman Doktrini ile
başlayan yakın iş birliği 4 Nisan 1949 tarihinde Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütünün (NATO) kurulması
ile devam etmiştir.
BATI AVRUPA’DA İLK BÜTÜNLEŞMESİ
Schuman Bildirisi
Avrupa bütünleşmesinde daha somut adımlar 1950’lerin başında atılmıştır. Fransız Dışişleri Bakanı
Robert Schuman, Fransız iş adamı ve siyasetçi Jean Monnet’nin hazırladığı ve 9 Mayıs 1950 tarihinde
açıkladığı kendi adıyla anılan Schuman Bildirisi’nde; Avrupa’da barışın ancak iki tarihi düşman Fransa ve
Almanya’nın yakınlaşması ile gerçekleşebileceğini belirtmiştir.
Bu doğrultuda, Schuman Bildirisi’nde, İkinci Dünya Savaşı’nın temel ham maddeleri Fransa ve
Almanya’nın sanayilerinin temeli olan kömür ve çelik üretiminin bir üst otorite tarafından yönetilmesi
öngörülmüştür.
Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu
Schuman Bildirisi’nin ilan edilmesinden bir yıl önce Monnet Avrupa Kongresi kapsamında hazırladığı
bir görüşte, kömür ve çelik üretiminin bir yüksek otorite tarafından yürütülmesinin israfı ve üretim
çakışmalarını engelleyeceğini, kartelleşmenin önüne geçeceğini, üretimi daha rekabet edebilir hâle
getireceğini ve sınaî kalkınmayı hızlandıracağını savunmuştur. Monnet bu çerçevede, Fransa ve
Almanya’nın daha önceki yıllarda, savaş malzemelerinin ham maddesi olan kömür ve çelik için güçlü bir
rekabet içine girmiş olduklarını, Alsace Lorraine’ne sahip olabilmek için çarpıştıklarını kömür ve çeliğin
uluslar üstü bir yönetim altına sokulması hâlinde, Almanya’nın gücünün sınırlandırılabileceğini dile
getirmiştir. Son olarak Monnet’ye göre, kömür ve çelik üretiminin uluslar üstü biçimde yönetilmesi,
Alman sanayinin diğer Batı Avrupa ülkelerine bağımlı hâle gelmesini sağlayacak, dolayısıyla Fransa’nın
Alman sanayisinin egemenliği altına girmesi korkusunu ortadan kaldıracaktır. Schuman Bildirisi’nin
açıklandığı 9 Mayıs günü AB’nin temellerinin atıldığı bir tarih olarak kabul edilmekte ve bugün de
Avrupa günü olarak kutlanmaktadır. Schuman Bildirisi, 18 Nisan 1951 tarihinde imzalanan ve 23
Temmuz 1952 tarihinde yürürlüğe giren Paris Antlaşması ile kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’na
(AKÇT) giden yolu açmıştır. Bu çerçevede Antlaşma kapsamındaki konular Topluluk politikaları na dâhil
edilmiştir. Antlaşma pek çok kez revize edilmiştir. Sektörel bütünleşmenin ilk örneği sayılan AKÇT’ye
Fransa ve Almanya dışında İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg katılmıştır.
Siyasi Bütünleşme Çabaları: Avrupa Savunma Topluluğu ve Avrupa Siyasi Topluluğu Girişimleri
Avrupa Savunma Topluluğu Girişimi
Fransa Başbakanı Rene Pleven, 24 Ekim 1950 tarihinde Fransız Meclisi’ne 100.000 askerlik bir Avrupa
Ordusu kurulması önerisini sunmuştur. Plan’a göre; savaş zamanı Avrupa Ordusuna katılacak ülkeler,
Avrupa savunmasını bir Üst Düzey Müttefik Komutanlığının idaresi altında üstleneceklerdir. Diğer
zamanlarda bu kuvvetler ilgili devletlerin kontrolü altında olacaktır.
Bu dönemde ortaya çıkan bir diğer iş birliği girişimi, Avrupa Savunma Topluluğu’nun hemen ardından
gündeme gelen Avrupa Siyasi Topluluğu’dur. Avrupa Savunma Topluluğu ve Avrupa Siyasi Topluluğu
girişimleri birlikte değerlendirilmiş ancak Avrupa Savunma Topluluğu Antlaşması’nın, Fransa
Parlamentosu’nda 1954 yılında reddedilmesinin ardından Siyasi Topluluk fikri de hayata geçirilememiştir.
4
ROMA ANTLAŞMALARI
Belçika Dışişleri Bakanı Paul Henri Spaak başkanlığında bir Komisyonun kurulmasına karar verilmiştir.
Spaak Komisyonu, Nisan 1956’da üye devletlerarasında ortak bir pazarın oluşturulması ve bir atom
enerjisi topluluğunun kurulmasına ilişkin iki öneri hazırlamıştır.
Komisyon’un hazırlıkları sonucunda 25 Mart 1957 tarihinde Roma’da Fransa, İtalya, Almanya, Belçika,
Hollanda ve Lüksemburg arasında Roma Antlaşmaları (Rome Treaties) imzalanmıştır. Roma
Antlaşmaları kapsamında Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET-European Economic Community) ve Avrupa
Atom Enerjisi Topluluğu (AAET) kurulmuştur.
Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu
1965 yılında imzalanan ve 1967 yılında yürürlüğe giren Füzyon Antlaşması ile Avrupa
Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT), Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi
Topluluğu’nun (AAET) asli organları (Konsey ve Komisyon) birleştirilmiştir. Bu gelişme ile bu üç topluluk
“Avrupa Toplulukları” olarak adlandırılmaya başlanmıştır. Avrupa Topluluklarından AET, 1992 yılında
imzalanarak 1993 yılında yürürlüğe giren Maastricht Antlaşması ile “Avrupa Topluluğu” adını almıştır.
Maastricht Antlaşması çerçevesinde belirtilmesi gereken bir diğer gelişme, Avrupa bütünleşme sürecinin
ekonomik boyutu yanında siyasi boyutunun da gündeme gelmesi ile artık “Avrupa Birliği” olarak
adlandırılmaya başlanmasıdır. AET, üyeleri arasında Gümrük Birliği ve Ortak Pazar oluşturulmasını
öngören kapsamlı bir ekonomik bütünleşme oluştururken AAET enerji ve nükleer teknolojinin barışçıl
amaçlarla kullanılabilmesi için iş birliğinin geliştirilmesi konusunda düzenlemeler getirmiştir. Roma
Antlaşmaları 1 Ocak 1958 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Bütünleşmenin Teorik Açıklaması
Bütünleşmenin başlangıç yıllarında Batı Avrupa’da federalist çizgide bir bütünleşme için çabalar
yürütenler esas olarak iki farklı yöntem takip etmekteydiler. İtalyan Altiero Spinelli’nin Avrupa
Federalist Hareketi grubu, Avrupa’da bir kurucu meclis toplanmasını, bu meclis tarafından hazırlanacak
bir anayasa çerçevesinde devletlerarasında tam bir siyasi birlik oluşturulmasını hedefliyordu. Fransa
5
merkezli La Federation grubu ise federal yapıda bir Avrupa bütünleşmesini hedeflemekle birlikte, önce
ekonomik birliğin, bunun başarılı olması hâlinde daha sonraki yıllarda bir siyasi birliğin kurulmasından
yanaydı. Söz konusu bu yaklaşım, 1950’lerin ikinci yarısında geliştirilecek yeni işlevselcilik (Neofonksiyonalizm) teorisinin ortaya çıkışını sağlamıştır. Yeni işlevselcilik Avrupa bütünleşmesinin ilk
dönemlerinde en önemli teorik arka planı olarak kabul edilmiştir.
Yeni işlevselcilik- Neofonksiyonalizm adını 1958 yılında Ernst B. Haas tarafından yayımlanan
“Avrupa’nın Birleştirilmesi: Siyasi, Sosyal ve Ekonomik Güçler 1950-1957” adlı kitap ile duyurmuştur ve
Avrupa bütünleşme sürecini açıklamayı amaçlayan bir teoridir. 1950 ve 60’lı yıllarda popüler olan teori,
Birlik’in kurucuları Jean Monnet ve Robert Schuman’ın görüşlerini yansıtması bakımından da önemlidir.
Neofonksiyonalizm esas itibarıyla ekonomik bütünleşmenin siyasi bütünleşmeye varıp varamayacağı
noktası ile ilgilenmiştir. Neofonksiyonalizmin en temel kavramı “yayılma”dır (spill-over). Buna göre bir
politika alanında başlayan iş birliği ve bütünleşme, birbirleriyle yakın ilişkileri nedeniyle diğer politika
alanlarına yayılabilecektir.
Ünite 2 – Avrupa Birliği Hukuku
Avrupa Birliği’nin hukuk düzeni, sui generis bir hukuk düzeni niteliğindedir. Uluslararası düzeyde bugüne
kadar pek örneği olmayan bu hukuk sistemi, Topluluğa üye devletlerin iç hukuklarında sahip oldukları
“egemenlik yetkilerinin bir bölümünü Topluluğa devretmeleri” sonucunda oluşmuştur. Uluslarüstü,
(supranasyonal) hukuk olarak nitelendireceğimiz bu hukuk düzeninin gerek uluslararası hukuk gerekse
Topluluğa üye devletlerin ulusal hukuklar oyla yakın ilişkisi vardır.
Préambul: Antlaşma veya anlaşmaların başında, maddelerinden önce yer alan ve yapılan bu antlaşmanın
anlam ve önemini vurgulayan kısım.
AVRUPA BİRLİĞİ HUKUKU – ULUSLARARASI HUKUK İLİŞKİLERİ
Monist Görüş: Uluslararası hukuk normlarının, herhangi bir ulusal hukuk normuna dönüştürülmesine
gerek olmaksızın, iç hukukun parçası olduğunu kabul eden görüş.
Düalist Görüş: Uluslararası hukuk normları ile ulusal hukuk normlarının birbirlerinden ayrı ve bağımsız
olduğu fakat bu iki hukuk normunun eş düzeyde olduğunu kabul eden görüş.
Hukuk Düzeninin Süjeleri: Ulusal hukukta bu süjeler gerçek ve tüzel kişilerdir. Uluslararası hukukun
süjeleri ise devletler ve uluslararası örgütlerdir. AB’de ise gerçek ve tüzel kişiler yanında devletler de bu
hukuk düzeninin süjeleridir.
AB hukuk düzeni, Isaac tarafından şöyle tanımlanmaktadır: Birlik hukuku, kendine özgü biçimde çalışan
organlara ve kaynaklara sahip olan, bu kaynakları uygulamaya koyan, yorumlayan, uygulanmaması
hâlinde yaptırımı gerekli kılan kurumsal ve düzenli bir hukuk normları bütünüdür.
Avrupa Birliği hukukunun kısmen otonom nitelikteki bu yapısının, üye devletler ulusal hukuklarından
tamamen kopuk bir düzen anlamına gelmediğini, her iki hukuk düzeni arasında sıkı bir ilişki, hatta “eş
güdüm” olduğunu belirtmek gerekir. Eş güdüm, özellikle şu konularda ortaya çıkmaktadır:
- Ulusal mahkemeler Birlik hukukunu uygulamakla yükümlüdür.
- Ulusal organlar, iç hukuk düzenlemelerine gitmekle yükümlüdür.
- Kimi zaman Birlik hukuku, ulusal hukuka gönderme (atıf) yapmaktadır.
AVRUPA BİRLİĞİ HUKUKUNUN AYIRICI ÖZELLİKLERİ
Avrupa Birliği Hukukunun Uluslarüstü (Supranasyonal) Niteliği
Pacta sund servanda: Ahde vefa anlamına gelen bir deyimdir. Bir başka anlatımla, yaptığın anlaşmalara
saygı göster demektir.
Uluslarüstülük (supranationalité): AB’de örgütün üye devletlerden kısmen devraldığı egemenlik
yetkileriyle kurduğu ve üye devletlerin ulusal yetkilerinin örgüt içinde kısıtlandığı “siyasal ve hukuksal
yapı”.Bu yeni hukuk kavramı, “yetki devrini hatta ulusal egemenliğin Birlik organlarına kısmen terk
6
edilmesini” gerekli kılmaktadır. İster yetki devri şeklinde olsun, ister daha ileri giderek, ulusal
egemenliğin bir bölümünün Topluluğa terk edilmesi olsun, her iki olguda da bir “bağımlılık” söz
konusudur. Bu bağımlılık üç şekilde ortaya çıkmaktadır: - Bir üye devlet, özel ya da tüzel kişi gibi antlaşma hükümlerine uymak zorundadır.
- Bir üye devlet, Birlik’in yetkili organlarının belirlediği normları aynen kabul etmek ve uygulamaya
koymak zorundadır. - Bir üye devlet, kimi zaman karar alma yetkisini elinde tutmakla birlikte, bu yetkiyi ancak Birlik’in
kontrolü hatta vesayeti altında kullanabilmektedir.
Avrupa Birliği Hukukunun Doğrudan Uygulanması ve
Etkiler Doğurması
Doğrudan uygulanma; bir AB hukuku normunun üye devlet iç hukukuna dâhil olması ve bu hukuk
düzeninde uygulanabilmek bakımından herhangi bir tamamlayıcı ulusal norma gereksinme duymaması
anlamına gelmektedir. Doğrudan etki doğurma ise ulusal hukuka dâhil olan bir AB hukuku normunun,
özel ve tüzel kişiler lehine haklar doğurması ve bu hakların ulusal yargı organları önünde, hak sahipleri
tarafından doğrudan ileri sürülebilmesi anlamına gelmektedir.
Doğrudan uygulanabilirlik ve hukuksal sonuçlar doğurma olgusu Avrupa Birliği hukukunun etkinliğini
güçlendirmektedir. Birliği kuran antlaşmalarda “doğrudan uygulanan hükümlerin” bir tanımı yer
almamaktadır. Ancak, Birlik hukuk normlarının üye devletler hukuklarının üstünde yer alması, bu
normların üye devletlerin ulusal hukuk düzenlerinde doğrudan uygulanmalarının doğal bir sonucudur. Bu
normları 3 grupta toplamak olasıdır. - Birincil hukuk (antlaşma hükümleri),
- İkincil hukuk (türev hukuk normları)
- Birlik’in üçüncü ülkelerle yaptığı sözleşme hükümleri
Birincil hukuk normları niteliğindeki AT Antlaşması’nın “doğrudan uygulanan” hükümleri bir şey
yapmama yükümlülüğü ile bir şey yapma yükümlülüğü şeklinde ikiye ayrılabilir. Antlaşmalarda yer alan,
bir şey yapmama yükümlülüğüne örnek olarak, üye devletlerin işçilerin serbest dolaşımına yeni
kısıtlamama koymama hükmünü, bir şey yapma yükümlülüğüne de malların serbest dolaşımına
uygulanan gümrük vergileri ve kotaların kaldırılması hükmünü gösterebiliriz.
İkincil hukuk yani türev hukuk normları, Birlik yetkili organlarının Antlaşmalardan aldığı yetkilere
dayanarak belirlediği hukuk normlarıdır. Bunlar “tüzükler, yönergeler ve kararlardır.
Avrupa Birliği Hukukunun Önceliği
Bir AB hukuk normu ile Birlik’e üye bir üye ülkenin ulusal hukuk normunun çatışması hâlinde, ulusal
norm yerine AB hukuk normunun uygulanmasıdır.
Avrupa Birliği hukukunun önceliği sorunu bizi beş önemli “hukuksal sonuç”a götürmektedir. Varılan
sonuçları şu şekilde ele alabiliriz: - Öncelik, Avrupa Birliği hukukunun “varlık nedeni”dir. Bu hukuk düzeni, üye devletler tarafından
kendisine gereken saygınlık gösterildiği ölçüde varlığını sürdürebilir. - Öncelik, AB hukuk düzeninin “üstünlüğü” olgusunun bir simgesidir. Üye devletler
Avrupa Birliği hukukuna öncelik tanımazlarsa bu hukuk düzeninin üstünlüğü de söz konusu olmaz. - Öncelik, Birlik hukuk normlarının tamamının (antlaşmalar, türev hukuk, sözleşmeler), kendisine ters
düşen ulusal normlar yerine uygulanmasıdır. Adalet Divanı, 2.3.1967 tarihinde, SAN MICHELE davasında
verdiği kararında, üye devletler anayasalarındaki hükümlerin, Avrupa Birliği hukukunun zararına
kullanılamayacağını, böyle bir durumun “Birlik kamu düzeni”ne ters düşeceğini hükme bağlamıştır. - Öncelik, yalnızca Birlik kurumlarıyla, üye devletlerarasındaki ilişkilerde değil, “üye devletler iç
hukuklarında” da hukuksal sonuçlar doğurur. - Öncelik, ulusal yargıç tarafından bizzat gözetilmek ve uygulanmakla birlikte, bu öncelikte yararı
bulunan özel ve tüzel kişiler tarafından da görülen davalarda “defi” olarak ileri sürülebilir.
7
Avrupa Birliği Hukukunun Yürürlüğe Konulması
İkincil Yetki (Subsidiarite): Birlik’in amaçlarına ulaşması için alınacak önlemlerin, ulusal düzeye oranla
“Birlik düzeyinde daha etkin biçimde uygulanabilecek ya da alınacak önlemler bir üye devletin sınırlı
hareket alanını aşacak boyutta olması hâlinde, antlaşmada o girişim için gerekli yetki öngörülmemiş
olsa bile Birlik bu girişim için yetki kullanır. Bu durumda üye devletlerin ulusal planda kullandıkları
yetkiler, Birlik’e devredilmektedir. Bu yetki “ikincil yetki“dir.
Avrupa Topluluklarını kuran antlaşmalarda ikincil yetki kavramı, önceleri “adı verilmeksizin” yer
almaktaydı. Ancak Lizbon Antlaşması’yla değiştirilen AB Antlaşması’ nın 13/1 ve 2 maddesi ikincil yetki
kavramının özünü ve hukuksal çerçevesini oluşturmaktadır. Bu maddeye göre: - “Birlik’in kurumları şunlardır:
- Avrupa Parlamentosu,
- Avrupa Konseyi,
- Konsey,
- Avrupa Komisyonu,
- Avrupa Birliği Adalet Divanı,
- Avrupa Merkez Bankası,
- Sayıştay.
- Her kurum antlaşmaların kendisine verdiği yetkilerin sınırları içinde ve bu antlaşmalarda öngörülen
amaç, yöntem ve koşullara uygun olarak hareket eder. Kurumlar, aralarında özverili bir iş birliği yaparlar”
Oransallık (Proporsiyonalite): Avrupa Birliği’nin karar organlarının, Birlik Antlaşmalarının ve bu
antlaşmaların verdiği yetkilere dayanarak çıkardıkları hukuk belgelerinin uygulamasında, kullanacakları
yetkiler, sonuç almak için gerekli “minimum düzeyi” aşmamalı ve üye devletlerin ulusal yetki alanlarına
tecavüz etmemelidir. Buna “oransallık ilkesi” denir.
AVRUPA BİRLİĞİ HUKUKUNUN KAYNAKLARI
Antlaşmalar (Birincil Normlar)
AB’nin birincil hukuk normları arasında saymak gerekir. Bunlar aşağıdaki belgelerdir:
- Birleştirme Antlaşması (AB’nin üç ayrı Bakanlar Konseyi ve Komisyonu birleştiren Antlaşma),
- Tek Avrupa Senedi,
- Katılma Antlaşmaları,
- Maastricht Antlaşması,
- Amsterdam Antlaşması,
- Nice Antlaşması,
- Lizbon Antlaşması
Antlaşmaların hukuksal değeri ve Birlik hukukundaki yeri açısından ele alındıklarında, antlaşmalar
“statü” niteliği taşımaktadır. Antlaşmalar, hiyerarşik olarak üye devletlerin ulusal “anayasalarının da
üstünde” yer almaktadır.
Antlaşmaların uygulanması, Avrupa Birliği hukukunun uygulanma alanını da belirlemektedir.
Antlaşmalar, Birlik organlarına yetkiler de vermekte ve bu organların saygınlık göstermeleri gereken
ilkeleri ve antlaşmaların uygulanma yöntemlerini de belirlemektedir.
Mekân açısından ele alındığında ise antlaşmalar üye devletlerin tümünde ve bağımsızlıklarını henüz
kazanamadıkları için üye devletlere “denizaşırı yörelerde” uygulanmaktadır. Bu yöreler: Yeni Kaledonya
ve ona bağlı yerler, Fransız Polenezyası, Reunion Adası, Fransız Antartikası ve Austral Toprakları,
Hollanda Antilleri ve Aruba, Kayman Adaları, Falkland Adaları, Güney Georgia ve Güney Sandwich
Adaları, Türk ve Kayık Adaları, İngiliz Bakir Adaları, Monsera, Pitkern, St. Helen ve ona bağlı yerler,
İngiliz Antartikası, Hint Okyanusu’ndaki İngiliz yöreleri, Grönland olarak antlaşmalarda belirlenmiştir
Antlaşmaların bölümleri iki temel antlaşmada kısmen farklı biçimde düzenlenmiştir.
Yeni AB Antlaşması aşağıdaki bölümleri kapsamaktadır: - Preambul
- Ortak Hükümler
8 - Demokratik İlkelere İlişkin Hükümler
- Kurumlara İlişkin Hükümler
- Güçlendirilmiş İş Birlik’ine İlişkin Hükümler
- Birlik’in Dış etkinliklerine İlişkin Genel Hükümler ve Ortak Dış Politika ve Güvenlik Politikasıyla İlgili Özel
Hükümler - Son Hükümler
Buna karşılık Avrupa Birliği’nin İşleyişine Dair Antlaşma ise aşağıdaki bölümleri içermektedir: - Preambul
- İlkeler
- Ayrımcılık Yapmama ve Avrupa Vatandaşlığı
- Birlik’in Politikaları ve iç Etkinlikleri
- Denizaşırı Yurt ve Ülkelerin Ortaklığı
- Birlik’in Dış Girişimleri
- Kurumsal ve Mali Hükümler
- Genel ve Son Hükümler
- Ekler: Protokoller ve Bildiriler
Antlaşmaların revizyonu; Antlaşmalar, “statik hukuk belgeleri” görünümünü vermelerine karşın,
gerektiğinde günün koşullarına uydurulmak bakımından değiştirilme olanağını (Revizyon) da
öngörmektedir.
Antlaşma boşluklarının doldurulması; uluslararası ya da uluslar üstü örgütlerin kurucu antlaşmalarının,
örgütün amaçlarına ulaşabilmek için gerekli tüm ayrıntıları kurucu antlaşmalarda öngörebildiğini
düşünebilmek güçtür. Dolayısıyla kurucu antlaşmalarda olabilecek boşlukların doldurulabilmesi amacıyla
başvurulacak önlemler “hukuksal yetki” sorununu da beraberinde getirmektedir.
Türev Hukuk (İkincil Normlar)
Birliği kuran antlaşmalar, Birlik organlarına, açıkça belirtilmese bile “yasama yetkisi” tanımışlardır.
Organların, antlaşmalardan aldıkları yetkiyle, Toplulukların hedeflerini gerçekleştirmek için kabul ettikleri
normlar bütününe “türev hukuk” adı verilir.
Yetkilerini kullanmak için Birlik kurumları tüzükler, yönergeler, kararlar, öneriler ve görüşler kabul
ederler. - Tüzük, genel bir kapsama sahiptir. Tüm yönleriyle bağlayıcıdır ve her üye devlette doğrudan uygulanır.
- Yönerge, şekil ve yöntemler bakımından yetkiyi ulusal kurumlara bırakarak, yöneldiği devleti varılacak
sonuçlar bakımından bağlar. - Karar, tüm yönleriyle bağlayıcıdır. Kararlar belli kişilere yönelmişse onları bağlar.
- Öneriler ve görüşler bağlayıcı değildir.
Tüzükler Özellikleri
Genel ve Soyut Kuralları Kapsamaları
Tüm Yönleriyle Bağlayıcı Olmaları
Üye Devletlerde Doğrudan Uygulanmaları
Hukuk Süjeleri Bakımından Hak ve Yükümlülükler Doğurmaları
Yönergeler Özellikleri
Kapsamlarının Sınırlı Olması
Belli Bir Birlik Amacını Gerçekleştirmeyi Hedeflemeleri
Bağlayıcı Olmaları ve Zorunlu Biçimde Uygulanmaları
Hukuk Süjeleri Bakımından Hak ve Yükümlülükler Doğurmaları
Kararlar Özellikleri
Genel Kapsama Sahip Olmamaları
9
Bağlayıcı Olmaları ve Zorunlu Biçimde Uygulanmaları
Hukuk Süjeleri Bakımından Hak ve Yükümlülükler Doğurmaları
Bağlayıcı Olmayan Kaynaklar
Öneri
Görüşler
Diğer Kaynaklar
Sözleşme ya da anlaşmalar
Sui generis kaynaklar
Tamamlayıcı hukuk
Temel hak ve özgürlüklerdir.
